![]() |
|
|
#1 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
ÇEVİRENİN NOTU: "1843 ELYAZMALARI" Marx'ın mart 1843'te başlayıp ağustosa kadar üzerinde çalıştığı ve kapak sayfası ile ilk dört yaprağı kaybolan bu elyazması, her biri katlanmış dört yaprak içeren XL katlanmış yaprak ya da deftercikten oluşuyor. Elyazmalarının birçok yerinde, daha sonra doldurmak üzere boş sayfalar bırakan Marx, bu defterciklerin 131 yaprağını doldurmuş. Yapıt Hegel'in Hukuk felsefesinin ilkeleri adlı kitabının § 161'inin eleştirisiyle başlıyor. Eksik olan ilk dört yaprak, her halde Hegel'in yapıtında devletin ve devlet kurumlarının incelenmesinin başlangıcını oluşturan § 257-260'ların eleştirisini içeriyordu. Hegel'in Hukuk felsefesinin ilkeleri ("Hukuk felsefesinin prensipleri" adıyla) türkçeye de çevrildi (çeviren: Cenap Karakaya) ve kasım 1991'de yayınlandı (Sosyal yayınlar, İstanbul). Kitabın içerdiği 360 paragraf, yapıtta şöyle bir bolünüm [sayfa 7] gösteriyor: Giriş (§ 1-33). Birinci kısım: Soyut hukuk (§ 34-104). İkinci kısım: Öznel ahlaklılık (§ 105-141). Üçüncü kısım: Nesnel ahlaklılık (§ 142-360). Bu üçüncü kısım, üç bölüm içeriyor: 1. Bölüm: Aile (§ 158-181); 2. Bölüm: Sivil toplum (§ 182-256); 3. Bölüm: Devlet (§ 257-360). Marx işte bu 3. bölümü (§ 257-360) eleştirmeye girişmişti. Bu bölüm de üç kesime ayrılıyordu: A. İç siyasal hukuk ya da siyasal anayapı (§ 260-329: 1. Kendi-için iç siyasal anayapı, § 272-320; 2. Dış hükümranlık, § 321-329). B. Dış siyasal hukuk ya da uluslararası hukuk (§ 330-340). C. Evrensel tarih (§ 341-360). Marx'ın elyazması 261-313 numaralı paragrafları içeriyor; öyleyse yalnızca devletin iç siyasal anayapısı üzerindeki hegelci teorinin eleştirisiyle sınırlı. Bu nedenle olacak, Marx'ın yapıtını çevirmek için yararlandığım iki fransızca çevirisinden biri (Albert Baraquin çevirisi, Editions Sociales, Paris, 1980) Hegelci siyasal hukukun eleştirisi, öteki (hegelci marksolog Kostas Papaioannou çevirisi, Union Generale d'Editions [10/18], Paris, 1976) Hegelci devletin eleştirisi, 1843 Elyazmaları başlığını taşıyordu. Ben Marx'ın "tasarı"sını göz önünde bulundurarak, Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisi başlığını yeğledim. Marx'ın "tasarısı derken, Marx'ın bu çevirinin "Ekler" bölümünde yayımlanan Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı. Giriş (1844) başlıklı makalesini düşünüyorum. Gerçeklikte tamamlanmamış bir yapıt (ve vazgeçilmiş bir tasarı) oluşturan "1843 Elyazmaları", Marx'ın henüz marksist olmadan önce "felsefel" bir komünizme ilk adımını attığı bu ünlü makaleyi, yazılmamış ve büyük bir olasılıkla da bu makalede atılan adımdan sonra yazılmasından vazgeçilen bir yapıtın "Giriş"i durumuna getiriyor. Marksizmin "tarih-öncesi" ürünlerinden biri olan ve ilk kez D. Riazanov'un gün ışığına çıkarmasından sonra, henüz sınıflar savaşımının ve proleter devrimin siyasal ve toplumsal dönüşümdeki işlevini kavramaktan uzak olması nedeniyle, [sayfa 8] bazen Marx'ın olgunluk dönemi düşüncesine karşı kullanılmak istenen bu 1843 elyazmaları, gene de devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkilerin bilimsel bir açıklaması ve hegelci diyalektiğin materyalist bir devriklemesi üzerine ilk girişimleri içeriyor. Bu bakımdan bu yapıt, marksizm ve marksizmin doğusuyla ilgilenen herkes için son derece önemli bir belge oluşturuyor. Kendisini aşan ve deyim yerindeyse geçerlikten kaldıran "Giriş"iyle birlikte bu iki belgenin önemi üzerine, Auguste Cornu'nün "Ekler" bölümündeki iki irdelemesi, okura yeterli bir fikir verecektir. Auguste Cornu'nün bu iki irdelemesinde, "Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisi" ile "Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı. Giriş" başlıklı yazılarında bu yapıtlara ilişkin ve çoğunlukla dipnot biçiminde verdiği çeviriler ile Albert Baraquin ya da Kostas Papaioannou'nun aynı parçalara ilişkin çevirileri arasında varolan kimi başkalıkları, daha önce 1844 Elyazmaları ve Kutsal Aile çevirilerinde de yaptığım gibi, bu çetin metinlerin okunup anlaşılması bakımından "yeni bir şey öğrenmek isteyen, öyleyse kendi başına düşünme çabası gösteren" okurun işini güçleştirmekten çok kolaylaştıracağını düşünerek, türkçe çeviride elden geldiğince korumaya özen gösterdim. Hegel'in her paragrafının çevirisinde, "sorunun köküne gitmek" isteyen okurlar için, gene kimi çeviri başkalıklarına rağmen, dostum Cenap Karakaya'nm usta işi çevirisine gönderme yaptım. Son olarak Hegel'den yapılan alıntılarda, altını Hegel'in çizdiği ve Marx'ın da bu biçimde yinelediği sözcüklerin italik harflerle, altını Marx'ın kendi hesabına çizdiği sözcüklerin de siyah-italik harflerle dizildiğini ve çeviride bu ayrımı korumaya elden geldiğince özen gösterildiğini belirtmek istiyorum. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
HEGEL'İN HUKUK FELSEFESİNİN ELEŞTİRİSİ
(§261-313) §. 261. "Özel hak ve özel etik gönenç alanları, aile ve burjuva-sivil toplum alanları karşısında devlet, bir yandan bir dış zorunluluk ve onların üstün erkini oluşturur, ailenin ve burjuva-sivil toplumun yasaları ve çıkarları bu üstün erkin doğasına bağlı ve bağımlıdırlar; ama öte yandan devlet, onların içkin ereğidir ve gücünü de kendi evrensel erekliliğinin ve bireylerin özel çıkarlarının birliğinden, kendini bireylerin devlet karşısında hem ödevleri hem de aynı ölçüde hakları olması olgusunda gösteren birlikten alır." (§ 155.) [[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bu paragraf bize somut özgürlüğün, özel çıkar sistemi (aile, burjuva-sivil toplum) ile evrensel çıkar sisteminin (devlet) özdeşliğine (öngerek olarak ortaya atılan özdeşlik, uzlaşmaz bir özdeşlik) dayandığını öğretiyor. Öyleyse şimdi bu iki [sayfa 11] alan arasındaki ilişkiyi daha açık bir biçimde ortaya koymaya çalışalım. Bir yandan devlet, aile ve burjuva-sivil toplum alanları karşısında bir "dış zorunluluk", "yasa" ve "çıkarlar"m kendisine bağlı ve bağımlı olmasına yol açan bir erktir. Devletin aile ve burjuva-sivil toplum karşısında bir "dış zorunluluk" olması, daha önce bir yandan [toplumdan devlete] diyalektik "geçiş" kategorisinde, öte yandan aile ve burjuva-sivil toplumun devletle bilinçli ilişkilerinde ortaya konmuştu. Devlete "bağımlılık" bu "dış zorunluluk" ilişkisine tam olarak uygun düşüyor. Ama Hegel'in "bağımlılık" derken ne anladığını, bu paragrafa eklenen yorumdan alman şu cümle bize gösteriyor: "Montesquieu ... yasaların ve özellikle özel hukuk yasalarının devletin belirli niteliğine bağımlılığını ve parçanın ancak bütünle ilişkisi içinde ele alınıp incelenebileceği yolundaki felsefel gerçeği ortaya koymuştur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Öyleyse burada Hegel devlet karşısındaki iç bağımlılıktan ya da özel hukukun vb. devlet tarafından özsel belirleniminden söz ediyor; ama aynı zamanda bu bağımlılığı "dış zorunluluk" bakımından düşünüyor ve bu da ailenin ve burjuva-sivil toplumun devlette kendi "içkin erek"lerini gördükleri yolundaki görüşüyle çelişiyor. Devletin bir "dış zorunluluk" olduğunu söylemek, yalnız ve yaldız ailenin ve burjuva-sivil toplumun "yasa" ve " çıkarlarının bir çatışma durumunda devlet "yasa" ve "çıkarlar"ı karşısında boyun eğmeleri gerektiği, bu yasa ve çıkarların devlete bağımlı oldukları, varoluşlarının onunkine bağlı olduğu ya da devlet istenç ve yasalarının onların "istenç" ve [sayfa 12] "yasalar"ına bir zorunluluk olarak göründükleri anlamına gelir! Ama Hegel burada görgül [empirique] çatışmalardan söz etmiyor; "özel hukuk ve özel gönenç, aile ve burjuva-sivil toplum alanları"nın devletle ilişkisinden söz ediyor; bu alanların kendi özlerine uygun olarak devletle kurdukları ilişkiden söz ediyor. Bu alanların yalnızca "çıkarları" değil ama "yasaları" ve özsel belirlenimleri de devlete bağlı ve ona "bağımlı". Devlet onların "yasaları ve çıkarları" karşısında "üstün erk" olarak davranıyor. Onların "çıkarları" ve "yasaları" devletle ilişkilerinde onun "bağımlısı" olarak davranıyor. Onlar devlete "bağımlılık" içinde yaşıyorlar. "Bağlılık" ve "bağımlılık" özerk varlığı baskı altına alan ve ona ters düşen dış ilişkilerin ta kendileri oldukları içindir ki "aile"nin ve "burjuva-sivil toplum"un devletle ilişkisi bir dış zorunluluk ilişkisi, şey içindeki özsel varlığa saldıran bir zorunluluk ilişkisidir. Gerçek gelişmeleri içinde, yani özerk ve tam gelişmeleri içinde "burjuva-sivil toplum ve aile", özel "alanlar" olarak devletin öngerekliklerinden başka bir şey olmadıkları içindir ki "özel hukuk yasalarının devletin belirli niteliğine bağlı olmaları", ona göre değişikliğe uğramaları olgusu da "dış zorunluluk" bakımından düşünülmüştür. "Bağlılık" ve "bağımlılık", zorunlu olarak erişilen, gözle görünür, "dışsal" bir özdeşliği dile getiren deyimlerdir ve bu özdeşliğin mantıksal dışavurumu için Hegel haklı olarak "dış zorunluluk" terimini kullanıyor. "Bağlılık" ve "bağımlılık" kavramlarında Hegel, uyumsuz özdeşliğin iki yönünden birini, birlik içersindeki yabancılaşma yönünü daha belirgin bir duruma getiriyor, "ama öte yandan devlet, onların içkin ereğidir ve gücünü de kendi evrensel erekliliğinin ve bireylerin özel çıkarlarının birliğinden, kendini bireylerin devlet karşısında hem ödevleri hem de aynı ölçüde hakları olması olgusunda gösteren birlikten alır." Hegel burada ortaya çözülmemiş bir çatışkı koyuyor. Bir yanda dış zorunluluk, bir başka yanda içkin erek var. Devletin [sayfa 13] evrensel son ereği ile bireylerin özel çıkarı arasındaki birliğin şuna dayandığı kabul ediliyor: bireyin devlet karşısındaki ödevleri ve devlet üzerindeki hakları özdeştir (böylece örneğin mülkiyete karşı saygılı olmak ödevi mülkiyet hakkıyla örtüşecektir). Bu özdeşlik yorumda (§ 261) şöyle belirtiliyor: "Ödev her şeyden önce, benim görüşüme göre tözsel, kendinde ve kendi-için tözsel, evrensel bir şeye karşı bir davranıştır. Hak ise tersine, bu tözsel gerçekliğin varoluşundan başka bir şey değildir. Böyle olduğu için hak, özellik uğrağım simgeler ve benim özel özgürlüğümü temellendirir. Böylece soyut aşamalarında ödev ve hak, çeşitli görünümler ve çeşitli kişiler arasında bölünmüş olarak ortaya çıkar. Ahlaksal töz olarak, tözsel ve özelin birbiriyle karışması olarak devlet, benim tözsel gerçeklik karşısındaki yükümlülüğümün aynı zamanda benim özel özgürlüğümün varoluşu olduğunu gösterir, yani devlette hak ve ödev, bir tek ve aynı ilişki içinde birleşir.[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 262. "Gerçek İdea ya da Tin, kendi kavramının iki kavramsal alanı olan ve sonluluğunu oluşturan aile ve burjuva-sivil toplum olarak ikiye bölündükten sonra bunların düşüncelliğinin üstüne yükselir ve kendi-için sonsuz gerçek Tin olmaya yönelir. Gerçek İdea bu amaçla, kendi sonlu gerçekliğinin gerecini oluşturan bireyleri, yığınlar halinde bu kavramsal alanlara dağıtır ve bunu o şekilde yapar ki bireylerden her birine ayrılan yer, ona koşulların, kendi özgür istencinin ve yaşamdaki kişisel seçiminin sonucu gibi görünür."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bu sözleri düzyazıya çevirelim: Devletin aile ve burjuva-sivil toplumla dolaylılaşma biçimini, "koşullar, özgür istenç ve yaşamdaki kişisel seçim" oluşturuyor. Devlet gerecinin aile ile burjuva-sivil toplum arasında dağıtılmasıyla hikmeti hükümetin hiçbir ilgisi yok. Devlet onlara bilinçsiz ve keyfi bir biçimde bağlı. Aile ve burjuva-sivil toplum, devlet ışığının parladığı iç karartıcı doğal bir fon olarak görünüyorlar. Devlet gereci adından anlaşılması [sayfa 14] gereken şey, devlet işleri ile devletin parçalarını oluşturdukları ve devlete katıldıkları ölçüde aile ve burjuva-sivil toplumdur. Bu açındırma ikili bir açıdan açıklanmaya değer. 1. Aile ve burjuva-sivil toplum devletin kavramsal alanları olarak ve gerçekte devletin sonlulıık alanları olarak, onun sonluluğıı olarak kavranıyor. Onlara bölünen, onları öngerektiren devlettir ve devlet bu işi "bunların düşüncelliğinin üstüne yükselmek ve kendi-için sonsuz gerçek Tin olmaya yönelmek" için yapıyor. "İkiye bölündükten sonra yöneliyor." "Bu amaçla devlet, kendi gerçekliğini bu alanlara dağıtıyor ve bunu o şekilde yapıyor ki bu dağıtma herkese kendi kişisel seçiminin sonucu gibi görünüyor." "Gerçek İdea" (sonsuz olarak, gerçek olarak Tin) adı verilen şey, sanki o belli bir ilkeye göre ve belli bir amaçla hareket ediyormuş gibi gösteriliyor. Bu "gerçek İdea" sonlu alanlara bölünüyor ve bu işi "kendine dönmek için, kendi-için olmak için" yapıyor ve bütün bunları da tastamam varolan şeyin gerçek olduğunu kabul eder bir biçimde yapıyor. Burada mantıksal ve tümtanrıcı [panteist] gizemcilik [mistisizm] çok açık bir biçimde kendini gösteriyor. Gerçek ilişki şudur ki "devlet gerecinin dağıtılması" her bireye "koşulların, kendi özgür istencinin ve yaşamdaki kişisel seçiminin sonucu gibi görünür." Spekülasyon bu olguyu, bu gerçek ilişkiyi, görünüş olarak, görüngü [fenomen] olarak açıklar. Bu koşullar, bu özgür istenç, bu yön seçimi, bu gerçek dolayım, gerçek İdeanın kendi kendisiyle kurduğu ve perdenin arkasına geçtiği bir dolayım görünüşünden başka bir şey değildir. Gerçeklik kendisi olarak değil ama tersine bir başka gerçeklik olarak açıklanır. Bir yandan günlük deneyim dünyası, kendi öz tininin yasası olmayan bir yasaya boyun eğdiğini görür. Öte yandan gerçek İdea, kendinden doğan bir gerçeklikte değil ama günlük deneyim dünyasının ta kendisinde ete kemiğe bürünür. İdea öznelleştirilir ve aile ile burjuva-sivil toplumun devletle olan gerçek ilişkisi onun iç imgesel ilişkisi olarak kavranır. [sayfa 15] Aile ve burjuva-sivil toplum devletin öngereklikleridirler; gerçekte etkin olan düzeyler onlardır; ancak spekülasyonda her şey tersine döner. Ama eğer İdea öznelleştirilmişse, gerçek özneler, yani burjuva-sivil toplum, aile, koşullar, özgür istenç vb. burada gerçek olmayan, kendilerinden başka bir şey söylemek isteyen uğraklar, yani İdeanın nesnel uğrakları olarak kabul edilmişler demektir. Devlet gerecinin her bireye "koşulların, kendi özgür istencinin ve yaşamdaki kişisel seçiminin sonucu gibi görünen" dağıtılması gerçek, zorunlu, kendinde ve kendi-için doğrulanmış bir olgu olarak sunulmuyor; kendinde usa uygun bir gerçeklik olarak sunulmuyor. Ya da daha doğrusu usa uygun bir gerçeklik olarak sunuluyor, ama yalnızca görünür bir dolayım olduğu ölçüde: koşullar, özgür istenç vb. görgül olgular oldukları gibi kabul ediliyor ama aynı zamanda ek ve gizli bir anlam, İdeanın bir belirlenimi, İdeanın bir sonucu, bir ürünü olmak anlamını da kazanıyorlar. Fark içerikte değil ama düşünme ya da söyleme biçiminde. İkili bir tarih, bir içrek bir de dışrak bir tarih var. İçerik, dışrak bölümde yer alıyor. İçrek bölümün ilgisi, mantıksal Kavramın tarihini her zaman devlette bulmaya yöneliyor. Ama gerçek anlamıyla gelişme yalnızca dışrak bölümde oluşuyor. Ussal olarak Hegel'in önermeleri yalnızca şuna indirgenebiliyor: Aile ve burjuva-sivil toplum, devletin bölümlerini oluşturur. Devlet gereci bu bölümler arasında "koşullar, özgür istenç ve yaşamdaki kişisel seçim" tarafından dağıtılır. Devletin yurttaşları ailelerin ve burjuva-sivil toplumun üyeleridirler. "Gerçek İdea ya da Tin, kendi kavramının iki kavramsal alanı olan ve sonluluğunu oluşturan aile ve burjuva-sivil toplum olarak ikiye bölünür" — öyleyse devletin aile ve burjuva-sivil toplum olarak ikiye bölünmesi kavramsal yani zorunludur, devletin özüne ilişkindir; aile ve burjuva-sivil toplum devletin gerçek bölümlerini, istencin gerçek tinsel varoluşlarını, devletin varoluş biçimlerini oluşturur; devleti yapan [sayfa 16] aile ve burjuva-sivil toplumun ta kendileridir. Onlar etkin öğeyi oluşturur. Buna karşılık Hegel'de, onlar gerçek İdea tarafından yapılır. Onları birleştiren ve onlardan bir devlet yapan onların kendi öz yaşamlarının evrimi değildir, tersine onları İdeanın içinden çıkaran İdeanın yaşam sürecidir; gerçekte onlar bu İdeanın sonluluğunu oluştururlar; onlar kendi varoluşlarını kendi tinlerinden başka bir tine borçludurlar; kendileri tarafından koyulan özbelirlenimler değildir onlar, bir üçüncü tarafından koyulan belirlenimlerdirler; bu nedenle "sonluluk" uğrağı olarak, "gerçek İdea"nın sonluluğu olarak da tanımlanırlar. Varoluşlarının ereği bu varoluşun kendisi değildir; tersine, "kendi-için sonsuz gerçek Tin olmaya yönelmek için" bu öngerekliklerden ayrılan İdeadır ve bu da şu anlama gelir: Doğal aile temeli ve yapay burjuva-sivil toplum temeli olmadan, siyasal devlet olamaz; onlar onun için bir conditio sine qua nondurlar [olmazsa olmaz koşuldurlar]; ama Hegel'de koşul kendi tersine, koşullanana dönüşür, belirleyen öğe belirlenen öğe olarak koyulur ve üretici öğe kendi ürününün ürünü olarak görünür; gerçek İdea, aile ve burjuva-sivil toplumun "sonluluk"una, ancak bu sonluluğu yürürlükten kaldırarak kendi sonsuzluğuna sahip olmak ve ona yol açmak için alçalır; gerçek İdea işte bu ereğe erişmek içindir ki "kendi sonlu gerçekliğinin gerecini (ama hangi gerçeklikten söz ediliyor? Çünkü bu "sonlu gerçeklik" ve bu "gereç", bu "alanlar"ın ta kendileridirler), yani bireyleri bu alanlara dağıtıyor. Öyleyse devletin "gereci", gerçeklikte "bireyler, yığın" anlamına geliyor. Devleti bireyler yığını yapıyor ve bu olgu burada İdeanın bir edimi olarak, onun kendi özel "gereci" yardımıyla gerçekleştirdiği bir "dağıtım" olarak gösteriliyor. Gerçek olgu şudur ki devlet, aile üyeleri ve burjuva-sivil toplum üyeleri olarak varolan yığından türüyor. Spekülasyon bu olguyu İdeanın bir eylemi olarak gösteriyor; onu yığının İdeası olarak değil ama öznel ve gerçekten olgunun kendisinden ayrı öznel bir İdeanın eylemi olarak gösteriyor, "o şekilde ki bireylerden her birine ayrılan (daha yukarda sadece tekil bireylerin aile ve burjuva-sivil toplum alanlarına [sayfa 17] ayrılmasından söz ediliyordu) yer, ona koşulların, kendi özgür istencinin vb. sonucu gibi görünür." Öyleyse görgül gerçeklik olduğu gibi kabul ediliyor; ayrıca usa uygun olduğu da söyleniyor, ancak o kendi öz aklıyla değil ama görgül olgunun kendi görgül varoluşunda kendisinden başka bir anlamı olduğu için usa uygun olduğu söyleniyor. Çıkış noktasını oluşturan olgu, olduğu gibi değil ama gizemli [mistik] sonuç olarak kavranıyor. Gerçek, İdeanın görüngüsel görünüşü durumuna geliyor, ama İdeanın bu görüngüden başka bir içeriği yok. İdeanın mantıksal erekten, "kendi-için sonsuz tin olmaktan başka bir ereği de yok. Hukuk felsefesinin ve genel olarak hegelci felsefenin tüm gizemi bu paragrafta yatıyor. § 263. "Devletin oluşturucu öğeleri olarak tekillik ve özellik uğraklarının dolayımsız ve yansımalı gerçekliklerine sahip bulundukları bu alanlarda [aile ve burjuva-sivil toplum alanlarında] Tin, onlarda kendini gösteren nesnel evrensellik olarak, zorunluluk içinde aklın gücü olarak (§ 184), yani daha önceki bölümde ele alman kurumlar olarak zaten mevcuttur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 264. "Yığının bireyleri birer tinsel varlık oldukları için kendilerinde bir uçta kendi-için bilen ve isteyen tekillik ve bir uçta da tözsel gerçekliği bilen ve isteyen evrensellik olmak üzere iki uğrağı içerirler. Bu iki görünümün hakkına bireyler, ancak gerçekten hem özel kişiler hem de tözsel kişiler oldukları zaman kavuşabilirler. Aile ve burjuva-sivil toplum alanlarında birinci uğrak [tekillik, bireysellik, özel kişi] dolayımsız bir biçimde gerçekleşir; ikincisi ise kurumlar ve korporasyonlar olmak üzere iki yoldan sağlanır: özel çıkarlarda gizilgüç olarak içerilmiş evrensel olan kurumlarda bireyler, özsel kendinin bilinçlerini bulurlar; korporasyonlarda ise kendilerine evrensel bir ereğe yönelen bir iş ve bir etkinlik sağlarlar."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 265. "Bu kurumlar ana yapılanmayı [Constitution], yani özellik alanında gelişen ve gerçekleşen aklı oluştururlar. Bu nedenle bunlar, yalnız devletin değil aynı zamanda bireylerin ona karşı besledikleri güven ve düşünüşün de sağlam temeli [sayfa 18] ve kamu özgürlüğünün temel direkleridirler, çünkü özel özgürlük onlarda gerçeklik ve ussallık kazanır ve özgürlük ve zorunluluğun gizilgüçsel birliği onlarda gerçekleşir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 266. "Ama Tin bu (hangi?) zorunluluk ve bu görüngüsellik alemine indirgenemez; onların düşüncelliği ve iç ruhlarıdır o ve bu niteliğiyle de kendi kendisi için hem nesnel hem de sahiden gerçektir. Bundan ötürü bu tözsel evrensellik kendi öz nesnesi ve kendi kendisi için bir erek durumuna gelir ve bu zorunluluk özgürlük şeklini alır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Aile ve burjuva-sivil toplumdan siyasal devlete geçiş, öyleyse şuna dayanıyor: devletin kendinde tini olan bu alanların tini, şimdi kendisine uygunlaşıyor ve onların iç ruhu olarak kendi-için gerçek durumuna geliyor. Öyleyse geçiş ailenin vb. özel varlığından ve devletin özel özünden değil ama tersine, evrensel zorunluluk ve özgürlük ilişkisinden kaynaklanıyor. Öz alanından Kavram alanına Mantık'ta [Mantık Bilimi] ortaya konan geçişin tastamam tıpkısıdır bu. Doğa felsefesinde de inorganik doğadan Yaşama aynı geçiş gerçekleşiyor. Hep aynı kategoriler bazan şu alan için, bazan bu alan için ruh sağlıyor. Önemli olan tek şey tikel somut belirlenimlere karşılık düşen soyut belirlenimleri bulup ortaya koymak oluyor. § 267. "Düşüncellik içinde zorunluluk demek, İdeanın kendi içinde gelişmesi demektir. Öznel tözsellik olarak o, siyasal düşünüştür [iyi yurttaşlık], nesnel tözsellik olarak devlet örgütüdür, açıkçası siyasal devlet ve onun anayapısıdır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] "Düşüncellik içinde zorunluluk", "kendi içinde İdea", burada öznedir; "siyasal düşünüş ve siyasal anayapı" da yüklem. Açıkça söylemek gerekirse, siyasal düşünüş devletin öznel tözüdür, siyasal anayapı da onun nesnel tözü denebilir. Öyleyse ailenin ve burjuva-sivil toplumun devlete mantıksal dönüşümü salt bir görünüştür, çünkü ailelerin düşünüşünün, [sayfa 19] burjuva-sivil düşünüşün, aile kurumunun ve toplumsal kurumlar olarak toplumsal kurumların siyasal düşünüş ve siyasal yapılaşmayla nasıl uygunlaştıkları ve onlarla nasıl bağıntı kurdukları ortaya konmuyor. "Tin bu zorunluluğa ve bu görünüş alemine indirgenemez", o onların "düşüncellik"leridir, bu alemin ruhu olarak "kendi-için sahiden gerçektir" ve bu niteliğiyle de özel bir gerçekliğe sahiptir demek, mantıksal bir geçişi ortaya koymak demek değildir, çünkü ailenin ruhu kendi-için aşk olarak vardır,[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] oysa gerçek bir alanın katıksız düşüncelliği ancak bilim olarak varolabilir. Önemli olan şudur ki Hegel her yerde İdeayı özne ve "siyasal düşünüş" gibi gerçek anlamıyla özneyi, gerçek özneyi de yüklem durumuna getiriyor. Ama gelişme her zaman yüklemden yana gerçekleşiyor. § 268'de siyasal düşünüş ya da yurtseverlik üzerine güzel bir özetleme var, ama Hegel'in bunları "ancak devlet içinde varolan ve usun kendilerinde gerçekten varolduğu kurumların ürünü" olarak düşünmesi dışında (oysa tersine, bu kurumlar siyasal düşünüşün bir nesnelleşmesidir), bu özetlemenin mantıksal gelişme ile hiçbir ilgisi yok. Bu paragraftaki açıklamaya bakınız.[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 269. "Özel biçimde belirlenen içeriğini siyasal düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır. İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimidir bu örgüt. Bu farklı görünümler, özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla, böylece devletin çeşitli güçlerini oluştururlar. Bu süreç sayesinde evrensel, kendi kendisini sürekli olarak üretir ve zorunlu bir biçimde üretir ve korur, çünkü bu güçlerin özgül niteliği Kavramın doğası tarafından belirlenmiştir ve çünkü evrensel kendi öz üretiminin öngerekirliğidir. Bu örgüt, siyasal anayapıyı oluşturur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Siyasal anayapı devlet örgütüdür ya da devlet örgütü siyasal anayapıdır. Bir örgütün farklılaşmış görünümlerinin, [sayfa 20] örgütün doğasından kaynaklanan zorunlu bir bağlantı içinde bulunduklarını söylemek, katıksız bir totolojidir. Siyasal anayapıyı bir örgüt olarak tanımladıktan sonra, anayapının çeşitli görünümlerinin, çeşitli güçlerin organik belirlenimler olarak davrandıklarını ve ussal bir ilişki içinde bulunduklarını söylemek de bir totolojidir. Siyasal devleti bir örgüt olarak düşünmek ve ardından güçlerin farklılığını [in]organik[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] bir farklılık olarak değil de canlı ve ussal bir farklılık olarak düşünmek büyük bir ilerlemedir. Ama Hegel bu keşfi nasıl sunuyor? 1. "İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimidir bu örgüt." Bu devlet örgütü kendi başına gelişir ve bu farklı işlevlere nesnel bir gerçeklik kazandırır anlamına gelmiyor bu. Gerçek düşünce şu: Devletin yani siyasal anayapının farklılıklara ve bu farklılıkların gerçekliklerine yol açan gelişmesi, organik bir gelişmedir. Öngerekliği, özneyi, gerçek farklılıklar ya da siyasal anayapının farklı görünümleri oluşturuyor; yüklemi de bunların organik olarak belirlenimleri. Bunun yerine İdea özne yapılıyor, farklılıklar ve bunların gerçeklikleri İdeanın gelişmesinin bir sonucu olarak düşünülüyor, oysa tersine, İdeanın bu gerçek farklılıkların gelişme sonucu olarak düşünülmesi gerekiyor. Örgüt, farklılıklar ideasının, onların kavramsal belirlenimlerinin ta kendisi. Ama burada İdea sanki kendi başına gelişen ve kendi öz farklılıklarını üreten bir özneymiş gibi konuşuluyor. Özne ve yüklemin bu yer değiştirmesinden başka Hegel, burada söz konusu edilen İdeanın örgütten başka bir şey olduğu yanlış izlenimini veriyor. Soyut İdeadan hareket ediliyor ve siyasal anayapı İdeanın devletteki gelişmesinin sonucu olarak görünüyor. Öyleyse siyasal İdea değil ama tersine siyasal öğe içindeki soyut İdea söz konusu ediliyor. Oysa ben, "bu örgüt (bu devlet örgütü, bu siyasal anayapı örgütü) gelişen ve farklılaşan İdeadır" vb. dediğim zaman, siyasal anayapı özgül ideası üzerine henüz hiçbir şey bilmiyorum. Siyasal örgüt konusunda olduğu kadar hayvansal [sayfa 21] örgüt [organizma] konusunda da aynı önerme, aynı doğrulukla öne sürülebilir. Peki hayvan organizması siyasal örgütten neyle ayrılıyor? Bunun yanıtı bu genel belirlenimden çıkmaz. Ama differentia specificayı [özgül farkı] vermeyen bir açıklama, açıklama değildir. Hegel'i ilgilendiren tek şey katıksız "İdea"yı, ister devlet söz konusu olsun, ister Doğa, her öğe içinde "mantıksal İdea"yı bulmaktır; ve buradaki "siyasal anayapı" gibi gerçek özneler, onları adlandıran sözcüklere indirgenirler, öyle ki elde yalnızca gerçek bir bilgi yanılsaması kalır. Ama söz konusu özneler kendi özgül özleri içinde anlaşılmadıkları için anlaşılmamış belirlenimlerdirler ve anlaşılmamış belirlenimler olarak da kalırlar. "Bu farklı görünümler, özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla, böylece devletin çeşitli güçlerini oluştururlar." O küçücük "böylece" sözcüğüyle, mantıksal bir bağlantı olduğu yanılsaması yaratılıyor. Daha da doğrusu, "Peki neden böylece?" diye sormak gerekiyor. "Devlet örgütünün farklı görünümleri özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla devletin çeşitli güçlerini oluştururlar" demek, görgül bir olguyu saptamak demektir; ama bu güçlerin bir "örgüt'ün parçalarını oluşturduklarını söylemek de felsefel bir "yüklem"den söz etmek anlamına gelir. Burada Hegel'e özgü, sık sık yinelenen ve gizemciliğin bir ürünü olan bir üslup özelliği üzerine dikkat çekeceğiz. Tüm paragraf şu terimlerle dile getiriliyor: "Özel biçimde belirlenen içeriğini siyasal düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır. İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimidir bu örgüt. Bu farklı görünümler, özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla, böylece devletin çeşitli güçlerini oluştururlar. Bu süreç sayesinde evrensel, kendi kendisini sürekli üretir ve zorunlu bir biçimde üretir ve korur; çünkü bu güçlerin özgül niteliği Kavramın doğası tarafından belirlenmiştir ve çünkü evrensel kendi öz üretiminin öngerekirliğidir. Bu örgüt, siyasal anayapıyı oluşturur." 1. "Özel biçimde belirlenen içeriğini siyasal düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır. Bu farklı görünümler, özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla ... devletin çeşitli güçlerini oluştururlar. 2. "Özsel biçimde belirlenen içeriğini siyasal düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır. İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel [sayfa 22] ger-çeklikleri içinde gelişmiş biçimidir bu örgüt... Bu süreç sayesinde evrensel, kendi kendisini sürekli üretir ve zorunlu bir biçimde üretir ve korur, çünkü bu güçlerin özgül niteliği Kavramın doğası tarafından belirlenmiştir ve çünkü evrensel kendi öz üretiminin öngerekirliğidir. Bu örgüt, siyasal anayapıyı oluşturur." Hegel'in öteki belirlenimleri iki özneye, "örgütün çeşitli görünümleri"ne ve "örgüt'e bağladığı görülüyor. Üçüncü cümlede "farklı görünümler", "çeşitli güçler" olarak tanımlanıyor. "Böylece" sözcüğünün araya girmesiyle, bu "çeşitli güçler"in İdeanın gelişmesi olarak örgüt üzerindeki ara önermeden türediği yanılsaması yaratılıyor. Bu "çeşitli güçler" konusunda daha birçok şey söyleniyor. Evrenselin kendini sürekli olarak "ürettiği" ve böylece koruduğu yolundaki belirleme yeni hiçbir şey getirmiyor, çünkü bu "örgüt görünümleri" ya da "organik" görünüm kavramında zaten içeriliyor. Ya da daha doğrusu bu "çeşitli güçler" belirlenimi yalnızca "İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimi" vb. olduğunun bir başka biçimde söylenmesidir. Bu örgütün "İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimi olduğu" cümlesi ile bu farklılaşmanın "Evrenselin (Evrensel burada İdea ile aynı şeydir) kendi kendisini sürekli üretmesine ..." vb. yol açan süreç olduğu yolundaki cümle, özdeş cümlelerdir; ikincisi, "İdeanın farklı görünümleri ... içinde gelişmesi"ne ilişkin birinci cümleyi yalnızca daha belirgin bir biçimde açıklıyor. Bu da Hegel'i genel "İdea" kavramının ve dahası genel olarak "örgüt"ün (çünkü doğrusunu söylemek gerekirse burada yalnızca örgüt olarak İdea söz konusu) bir adım bile ötesine götürmüyor. Peki, "Bu örgüt, siyasal anayapıyı oluşturur" [sayfa 23] biçimindeki son cümlesini yazma hakkını ona kim veriyor? Neden "Bu örgüt güneş sistemini oluşturur" demiyor? Daha sonra "devletin farklı görünümleri"ni "çeşitli güçler" olarak tanımladığı için. Ancak "devletin farklı görünümleri çeşitli güçleri oluşturur" gibi bir cümle görgül bir doğrudur; felsefel bir bulgu olarak yutturulamaz ve daha önceki bir açıklamanın sonucu olarak da gösterilemez. Ama örgütü "İdeanın gelişmiş biçimi" şeklinde tanımlayarak, İdeanın farklı görünümlerinden söz ederek, ardından "çeşitli güçler" somut olgusunu araya sokarak, belirli bir içerik açıklanıyormuş gibi bir yanılsama yaratılıyor. "Özsel biçimde belirlenen içeriğini siyasal, düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır" cümlesinden sonra Hegel, "... bu örgüt" değil, ama "örgüt İdeanın gelişmiş biçimidir vb." demeliydi. En azından söylediği şey her örgüte uyan ve "bu" öznesini doğrulayacak hiçbir yüklem yoktur. Ulaşmak istediği gerçek sonuç, örgütü gerçeklikte siyasal anayapı olarak belirlemektir. Ama genel örgüt İdeasından belirli örgütdevlet ya da siyasal anayapıya geçmeyi sağlayacak hiçbir köprü yoktur ve böyle bir köprü de hiçbir zaman kurulamayacaktır. İlk cümlede, sonradan çeşitli güçler olarak tanımlanan "devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden söz ediliyor. Öyleyse açıkça, "devlet örgütünün çeşitli güçleri" ya da "çeşitli güçlerin devlet örgütü" devletin "siyasal anayapısıdır" deniliyor. "Siyasal anayapı"ya giden köprü de "örgüt"ten, İdeadan, onun "farklı görünümler"inden başlayarak değil ama tersine, önceden kabullenilen "çeşitli güçler"den başlayarak kuruluyor. Aslında Hegel "siyasal anayapı"yı soyut ve genel "örgüt" ideası haline getirmekten başka bir şey yapmıyor, ama kendi düşüncesine ve yarattığı yanılsamaya göre somut gerçekliği "genel İdea"dan çıkarıyor. İdeanın öznesi olan şeyi bir ürün durumuna, İdeanın bir yüklemi durumuna dönüştürüyor. Düşüncesi nesneye göre gelişmiyor ama tersine nesne hazır ve soyut Mantık alanında tamamlanmış bir düşünceye göre gelişiyor. Belirli siyasal anayapı ideasını geliştirmek söz konusu değil, ama siyasal anayapıyı soyut İdea ile temasa [sayfa 24] geçirmek, onu ideanın yaşam öyküsünün bir evresi olarak göstermek söz konusu ve bu da açık bir yanıltmaca oluşturuyor. Ayrıca "çeşitli güçler"in "Kavramın doğası" tarafından belirlendiklerini de öğreniyoruz ve bu da evrenselin onları neden zorunlu bir biçimde ürettiğini açıklıyor. Buna göre çeşitli güçler kendi "öz doğa"ları tarafından değil ama yabancı bir doğa tarafından belirleniyor. Aynı biçimde zorunluluk da onların kendi özlerinden çıkmıyor ve eleştirel bir biçimde ortaya konmuyor. Çeşitli güçlerin yazgısı "Kavramın doğası" tarafından yazılmış, Mantık'ın Santa Casa'sında[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] mühürlenmiş bulunuyor. Nesnelerin, burada devletin ruhu önceden oluşmuş ve gerçekte basit bir görünüşten başka bir şey olmayan bir beden kazanmadan önce kararlaştırılmıştır. "Kavram", Baba-Tanrı içindeki, "İdea" içindeki Oğuldur; etkin, belirleyen, farklılaştıran ilkedir o. "İdea" ve "Kavram", burada özerk özneler durumuna getirilen soyutlamalardan başka bir şey değildirler. § 270. "Devletin ereğinin genel çıkar olarak genel çıkar olması ye bu genel çıkar özel çıkarların tözü olduğuna göre özel çıkarların korunması da olması, 1. onun soyut gerçeklik ya da tözselliğini oluşturur; ama o 2. onun zorunluluğudur da, çünkü etkinliği Kavramının farklı görünümlerine, bu özsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerini oluşturan görünümleri olan güçlere karşılık düşen alanlara bölünür; 3. oysa devletin bu tözselliği, kültür biçimini alan ve oluşumunu tamamlayan bir sürecin gelişmesiyle, kendini bilen ve isteyen Tin durumuna gelen Tinin ta kendisidir. Dolayısıyla devlet ne istediğini bilir ve onu düşünülmüş bir şey olarak, kendi evrenselliği içinde bilir; bu nedenle o bilinen ereklere, açık ilkelere ve yalnız kendinde olmakla kalmayan ama bilinç için de olan yasalara ve aynı şekilde, eylemleri varolan koşul ve ilişkilerle ilgili oldukları ölçüde, bunların açık bilgisine göre etkinlik gösterir ve davranır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] [sayfa 25] (Bu paragrafa eklenen ve Kilise ile Devlet arasındaki ilişkilerin ele alındığı yorum üzerinde daha sonra duracağız.)[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Mantıksal kategorilerin buradaki uygulanma biçimi özel bir incelemeye değer. "Devletin ereninin genel çıkar olarak genel çıkar olması ve bu genel çıkar özel çıkarların tözü olduğuna göre özel çıkarların korunması da olması, 1. onun soyut gerçeklik ya da tözselliğini oluşturur." Genel çıkar olarak ve özel çıkarların tözü olarak genel çıkarın Devletin ereği olması, onun gerçekliğini ya da soyut olarak tanımlanmış tözünü oluşturuyor. Bu erek olmadıkça, devlet bir gerçeklik olmuyor. İstencinin öznel nesnesi işte burada, ama bu aynı zamanda tamamen genel bir belirlenimden başka da bir şey oluşturmuyor. Varlık olarak bu erek, devlet için varoluşunun öğesi durumuna geliyor. "Ama o (soyut gerçeklik, tözsellik) 2. onun zorunluluğudur da, çünkü etkinliği Kavramının farklı görünümlerine, bu özsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerini oluşturan görünümleri olan güçlere karşılık düşen alanlara bölünür." O (soyut gerçeklik, tözsellik) onun (devletin) zorunluluğudur, çünkü gerçekliği farkları ussal olarak belirlenen ve aynı zamanda değişmez belirlenimler oluşturan farklı etkinliklere bölünüyor. Devletin soyut gerçekliği, bu aynı devletin tözselliği bir zorunluluktur, çünkü devletin katıksız erekselliği ve toplumsal bütünlüğün katıksız kalıcılığı ancak çeşitli siyasal güçler içinde gerçekleşebiliyor. Bu da devletin gerçekliğinin ilk belirleniminin soyut bir belirlenim olduğu anlamına geliyor. Devlet basit bir gerçeklik olarak düşünülemez, aynı zamanda etkili etkinlik olarak, farklılaşmış bir etkili etkinlik olarak da düşünülmesi [sayfa 26] gerekiyor. "Soyut gerçeklik ya da tözselliği ... onun zorunluluğudur da, çünkü etkinliği Kavramının farklı görünümlerine, bu tözsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerini oluşturan görünümleri olan güçlere karşılık düşen alanlara bölünür." Tözsellik ilişkisi bir zorunluluk ilişkisidir; yani töz özerk gerçeklik ya da etkinliklere bölünmüş ama özsel olarak belirlenmiş bir töz olarak görünür. Ben bu soyutlamaları herhangi bir gerçekliğe uygulayabilirim. Burada devleti ilkin "soyut gerçeklik" şemasına göre düşündükten sonra, "somut" gerçeklik, "zorunluluk", gerçekleşmiş farklılık şemasına göre de düşünmem gerekiyor. 3. "Oysa devletin bu özselliği, kültür biçimi olan ve oluşumunu tamamlayan bir sürecin gelişmesiyle, kendini bilen ve isteyen Tin durumuna gelen Tinin ta kendisidir. Dolayısıyla devlet ne istediğini bilir ve onu düşünülmüş bir şey olarak, kendi evrenselliği içinde bilir; bu nedenle o bilinen ereklere, açık ilkelere ve yalnızca kendinde olmakla kalmayan ama bilinç için de olan yasalara ve aynı şekilde, eylemleri varolan koşul ve ilişkilerle ilgili oldukları ölçüde, bunların açık bilgisine göre etkinlik gösterir ve davranır." Şimdi bütün bu paragrafı günlük dile çevirelim: 1. Kendini bilen ve isteyen Tin, devletin tözüdür; (kültürlü, kendinin bilincine sahip tin, devletin öznesi, temeli ve özerkliğidir). 2. Genel çıkar ve genel çıkarda özel çıkarların korunması bu Tinin genel ereği ve içeriğidir, yani hem devletin varlıkbilimsel tözü hem de kendini bilen ve isteyen Tinin devlet doğasıdır. 3. Kültür biçimlerinden geçen, kendini bilen ve isteyen Tin, kendinin bilincine sahip olan Tin bu soyut içeriği ancak, çeşitli güçlere yol açarak ve eklemlenmiş bir güç durumuna gelerek, farklılaşmış bir etkinliğe dönüştüğü zaman gerçekleştirebilir. [sayfa 27] Hegelci sunuş konusunda şunları saptayabiliriz: a) Özne durumuna gelenler: soyut gerçeklik, zorunluluk (ya da tözsel fark), tözsellik, yani mantıksal soyutlama kategorileri. Gerçi "soyut gerçeklik" ve "zorunluluk", devletin kendi gerçekliği ve kendi zorunluluğu olarak sunuluyor, ama 1. "o", "soyut gerçeklik" ya da "tözsellik", onun (devletin) zorunluluğudur. 2. Kavramının farklı görünümlerine onun etkinliği bölünür. "Kavramın farklı görünümleri", "bu tözsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerini oluşturan" güç/erdir. 3. "Tözsellik", "onun" özselliği olarak, artık devletin soyut bir belirlenimi olarak kabul edilmiyor. Tözsellik olarak o, özne durumuna getiriliyor, çünkü sonunda şöyle deniyor: "devletin bu tözselliği, kültür biçimi olan ve oluşumunu tamamlayan bir sürecin gelişmesiyle, kendini bilen ve isteyen Tin durumuna gelen Tinin ta kendisidir." b) Hegel sonunda "kültürlü Tin vb. tözselliktir" demiyor ama tersine, "tözsellik kültürlü Tindir vb." diyor. Buna göre Tin kendi yükleminin yüklemi durumuna geliyor. c) Tözsellik, 1. devletin genel ereği olarak, 2. çeşitli güçler olarak tanımlandıktan sonra, sonunda 3. kültürlü, kendini bilen ve isteyen, gerçek Tin olarak tanımlanıyor. Gerçek hareket noktası, kendini bilen ve isteyen ve o olmadıkça "devletin ereği"nin de "devlet güçleri"nin de içeriksiz, özsüz kuruntular hatta olanaksız gerçeklikler olacakları Tin, yalnızca daha Önce genel erek ve çeşitli siyasal güçler olarak tanımlanan tözselliğin son yüklemi olarak görünüyor. Eğer gerçek Tinden hareket edilseydi, "genel erek" onun içeriği olarak görünürdü, çeşitli güçler onun gerçekleşme biçimi, gerçek ya da özdeksel varoluşunu olumlama biçimi olarak görünürlerdi ve bu varoluş da kendi erekliliğinin doğası tarafından belirlenirdi. Ama "İdea"dan ya da özne olarak, gerçek öz olarak "töz"den hareket edildiği için, gerçek özne yalnızca soyut yüklemin son yüklemi olarak görünüyor. "Devletin ereği" ve "siyasal güçler", yalanlaştırıldıkları [mystifie] için "töz"ün "varoluş biçimleri" olarak sunuluyor ve [sayfa 28] kendi gerçek varoluşlarından, "kendini bilen ve isteyen Tinden, kültür biçimlerini geçen Tinden" ayrılmış olarak görünüyorlar. d) Somut içerik ve gerçek belirlenim, biçimsel içerik ve biçimsel belirlenim olarak görünüyorlar. Soyut biçimsel belirlenim, somut içerik olarak görünüyor. Devlete ilişkin belirlenimlerin özü, devlete ilişkin belirlenimler olarak değil ama en soyut şekilleriyle mantıksal-****fizik belirlenimler olarak düşünülebiliyor. Gerçek özgünlüğü Hukuk Felsefesi değil ama Mantık Bilimi oluşturuyor. Felsefel çalışma düşüncenin siyasal belirlenimler içinde ete kemiğe bürünmesini değil, ama varolan siyasal belirlenimlerin soyut düşünceler biçiminde uçup gitmesini göstermeye dayanıyor. Felsefel uğrağı, Şeyin Mantığı değil ama Mantığın Şeyi oluşturuyor. Mantık devleti tanıtlamaya değil, tersine devlet Mantığı tanıtlamaya yarıyor. 1. Devletin ereği olarak genel çıkar ve genel çıkar içinde özel çıkarların korunması; 2. Devletin bu ereğinin gerçekleşmesi olarak çeşitli güçler; 3. Ereğin ve gerçekleştirilmesinin öznesi olarak kültürlü, kendinin bilincine sahip, isteyen ve etkinlik gösteren Tin. Oysa bu somut belirlenimler dışsal bir biçimde ve hors-d'oevres [konu dışı bölümler] olarak düşünülüyor; felsefel anlamları da devletin onlar sayesinde: 1. soyut ya da tözsel gerçeklik olarak; 2. tözsellik ilişkisinden zorunluluk ya da tözsel gerçeklik ilişkisine geçiş olarak; 3. tözsel gerçekliğin hakikati niteliğiyle Kavram ya da öznellik olarak Mantığa uygun bir anlam kazanması oluyor. Bu somut belirlenimler özsel-olmayan belirlenimler olarak görünüyorlar, çünkü eğer bir başka alana, örneğin fiziğe geçersek, bu somut belirlenimler başka somut belirlenimlerle değiştirilebileceklerdir. Gerçekte [bir Hukuk Felsefesi ile değil ama] Mantık Biliminin bir bölümü ile karşı karşıya bulunuyoruz. [sayfa 29] Tözün zorunlu olarak "Kavramın farklı görünümlerine, bu özsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerine bölünmesi" gerekiyor. Bu önerme şeyin özünün Mantık alanına girdiği, Hukuk Felsefesinden önce oluşup tamamlandığı anlamına geliyor. Bize burada ayraç içinde Kavramın bu farklı görünümlerinin devlet "etkinliğinin" "farklı görünümleri" olduğu ve bu "değişmez belirlenim"lerin "siyasal güçler" oldukları söyleniyor ki yalnız bu parantez Hukuk Felsefesine, siyasal aleme giriyor. Ayracın gerçek anlamıyla açıklama karşısında bir hors-d'oeuvreden başka bir şey olmadığı açık. Örneğin § 270'teki Eke bakınız: "Zorunluluk, bütünün Kavramın farklı görünümlerine göre bölünmesine ve bu bölünmüş bütünün kendi değişmezliğinde ölü bir belirlenmişlik olmayan ama tersine kendi öz çözülmesinde durmadan kendini üreten değişmez ve sürekli bir belirlenmişlik göstermesine dayanır." Ayrıca Mantık'a da bakınız. § 271. "Siyasal anayapı ilk olarak devlet örgütü ve onun kendi kendisiyle ilişkisi içindeki organik yaşam sürecidir. Bu süreç boyunca o kendi içinde kendi uğraklarını farklılaştırır ve onlara sürekli bir varoluş kazandırır. İkinci olarak devlet, tek ve dıştalayıcı bir bireyliktir ve öteki bireyliklere karşı böyle bir bireylik olarak davranır. Öyleyse kendi farklılaşmasını dışa doğru çevirir ve bu belirlenime uygun olarak kendi içinde varolan farklılaşmış işlevleri kendi düşüncellikleri içinde koyar."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Ek: "İç devlet olarak iç devlet sivil iktidardır; dışa doğru çevrilmiş olarak askeri iktidardır ama bu iktidar devlette devletin kendi içindeki belirli bir görünümünü oluşturur."[ |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
I. KENDİ-İÇİN İÇ SİYASAL ANAYAPI
§ 272. "Devlet kendi etkinliğini kendi içinde Kavramın doğasına göre belirlediği ve farklılaştırdığı ölçüde siyasal [sayfa 30]</SPAN> anayapı ussaldır, o zaman siyasal güçlerin her biri kendi içinde bir bütünsellik oluşturur: kendi içinde etkinlik gösteren her güç, öteki uğrakları da içerir ve bu uğraklar Kavramın farklı görünümlerini dışavurdukları için hepsi de onun düşüncelliği içinde kalır ve bir tek ve aynı bir bireysel bütünlük oluştururlar."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Buna göre uğrakları Mantık'ın. soyut uğraklarına indirgenebildiği ölçüde siyasal anayapı ussaldır. Devletin görevi kendi etkinliğini kendi özgül doğasına göre değil ama soyut düşüncenin yalanlaştırılmış devindirici gücü olan Kavramın doğasına göre farklılaştırmak ve belirlemektir. Öyleyse siyasal anayapının ussallığını devlet kavramı değil ama soyut kavram oluşturuyor. Anayapı kavramının yerine Kavramın anayapısına erişiyoruz. Düşünce kendini devletin doğasına göre değil ama tersine devlet kendini hazırlop bir düşünceye göre ayarlıyor.[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 273. "Siyasal devlet böylece (nasıl?) tözsel farklılıklara bölünür; a) evrenseli belirleme ve saptama gücü, yasama gücü; b) özel olanları ve tekil durumları evrensel kapsamına sokma gücü — yürütme gücü; c) istencin son karar gücü olarak öznellik gücü, hükümdarın gücü, — bu güçte farklı güçler Bütünün doruğu ve başlangıcı olan bireysel birlik içinde bir araya gelirler, — anayasal krallık gücü." Ayrıntılı uygulamasını inceledikten sonra,[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] bu ayrımın üzerine döneceğiz.[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 274. "Tin ancak içinde var olduğunu bildiği şeyde gerçek olduğuna ve bir halkın tini olarak devlet aynı zamanda o halkı oluşturan bireylerin tüm ilişki, yaşantı ve bilinçlerini etkileyen yasa olduğuna göre, bundan belli bir halkın siyasal anayapısının kesinlikle bu halkın kendinin bilincinin biçim ve [sayfa 31] oluşumuna</B> bağlı olduğu sonucu çıkar. Bu halkın öznel özgürlüğü ve dolayısıyla siyasal anayapının gerçekliği işte bu kendinin bilincinden kaynaklanır. ... Bu nedenle her halk kendine uygun ve elverişli bir siyasal anayapıya sahiptir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Hegel'in akılyürütmesinden, "kendinin bilincinin biçim ve oluşumu" ile "siyasal anayapı"nın birbiriyle çeliştiği devletin gerçek bir devlet olmadığı sonucu çıkıyor. Geçmiş bir bilincin ürünü olan anayapının, daha ileri bir bilinç için sıkıcı bir engel durumuna geleceğini söylemek, elbette bayağı bir şey söylemek demektir. Bundan çıkarılacak tek sonuç, belirleyici ilkesi bilinçle birlikte ilerleyecek bir siyasal anayapı istemektir; öyleyse gerçek insanla birlikte ilerleyecek bir siyasal anayapı istemek, ki bu da ancak "insan" siyasal anayapının ilkesi durumuna geldiği zaman olanaklıdır. Hegel burada sofisttir. |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
a) Hükümdarın gücü § 275. "Hükümdarın gücü kendinde bütünselliğin üç uğrağını içerir (§ 272), siyasal anayapının ve yasaların evrenselliği, özelden genele ilişkin olarak tartışma ve özbelirlenim olarak son karar uğrağı: geri kalan herşeyin kendisine indirgendiği ve bir gerçeklik durumuna gelmeye başladığı uğraktır bu. Bu mutlak özbelirlenim eylemi, hükümdarlık gücünün ayırt edici ilkesini, ilk açıklanması gereken ilkeyi oluşturur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bu paragrafın başlangıcı daha ilk anda şundan başka bir şey demek istemiyor: "Siyasal anayapının ve yasaların evrenselliği" hükümdarın gücüdür; tartışma yani özelden genele ilişki [de] hükümdarın gücüdür. Ve hükümdarın gücünden anayasal kralın gücü anlaşıldığına göre, hükümdarın gücü siyasal anayapının ve yasaların dışında yer almaz. Oysa Hegel'in gerçeklikte söylemek istediği şey şundan başka bir şey değil: "siyasal anayapının ve yasaların [sayfa 32] evrenselliği"nin hükümdarın gücü, devletin hükümranlığı olmasını istiyor Hegel. O zaman hükümdarın gücünü bir özne durumuna dönüştürmek ve —hükümdarın gücünden özel istenç olarak düşünülen hükümdarın gücü de anlaşılabileceğine göre— hükümdarın bu uğrağın egemeni, onun öznesi olduğu yanılsamasını yaratmak yersiz olur. Ama ilkin Hegel'in "hükümdarlık gücünün ayırt edici ilkesi" olarak düşündüğü şeye bakalım. Bunun "geri kalan her şeyin kendisine indirgendiği ve bir gerçeklik durumuna gelmeye başladığı özbelirlenim olarak son karar uğrağı", bu "mutlak özbelirlenim eylemi" olduğunu görürüz. Burada Hegel gerçek, yani bireysel istencin, aslında hükümdarın gücü olduğundan başka bir şey söylemiyor. Hegel § 12'de şöyle diyor: "istenç [...] kendisine tekillik biçimini verdiği zaman [...] kararlaştırıra istençtir ve ancak kararlaştırıcı istenç olaraktır ki gerçek istenç olur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bu "son karar" ya da "mutlak özbelirlenim" uğrağı, içeriğin "evrensellik"inden ve tartışmanın özelliğinden ayrıldığı ölçüde, keyfi olarak gerçek istençtir. Bir başka deyişle, "Keyfilik hükümdarın gücüdür", ya da "Hükümdarın gücü keyfî yönetimdir." § 276. "Siyasal devletin temel belirlenimi, uğraklarının düşüncelliği olarak tözsel birliktir ve bu birlikte, a) siyasal devletin farklı güçleri ve farklı işlevleri aynı zamanda hem erimiş hem de korunmuşlardır ve ancak haklılık ya da yetkeleri bağımsız olmadığı ama Bütün İdeası tarafından belirlendiği kadarıyla korunmuşlardır; çünkü kaynaklarını Bütün İdeasının gücünden alır bunlar ve onların tek kendiliği olarak düşünülen bu İdeanın bükülgen üyelerini oluştururlar." Ek: "Siyasal devletin uğrakları, organik cisimlerdeki yaşam gibidir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] [sayfa 33] İyi anlayalım: Hegel yalnızca siyasal devletin "farklı güçleri ve farklı işlevlerinden söz ediyor. Yalnızca Bütün İdeası tarafından belirlendiği kadarıyla korunan bir haklılık ya da yetkeleri olduğu kabul ediliyor; "kaynaklarını yalnızca Bütün İdeasının gücünden aldıkları" kabul ediliyor. Böyle olması gerektiği, örgüt ideasından kaynaklanıyor. Ama bu olması gerekenin gerçekleşme biçimini açıklamak gerekiyor. Çünkü devlette zorunlu olarak bilinçli usun egemen olması gerekiyor. Oysa salt içsel ve dolayısıyla salt dışsal bir nitelik taşıyan tözsel zorunluluk, devletin "farklı güçleri ve farklı işlevlerinin olumsal karmakarışıklığı,[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] usa uygun olarak gösterilemiyor. 8 Elyazmasmda bu sözcük zor okunabiliyor; Verschrankung [karmakarışıktık] da olabilir, Verschlingung [birbirine karışmak] da. -Ed. § 277. "b) Devletin farklı işlev ve etkinlikleri, özsel uğraklar olarak ona özgüdürler ve onları yerine getiren bireylere, bu bireylerin dolayımsız kişiliklerine göre değil ama yalnızca evrensel ve nesnel niteliklerine göre bağlıdırlar; öyleyse özel kişilik olarak özel kişiliğe bu işlev ve etkinlikler, dışsal ve olumsal bir biçimde bağlanmışlardır. Buna göre devletin işlev ve etkinlikleri, özel mülkiyet olamaz."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Eğer farklı işlev ve etkinlikler devlet işlev ve etkinlikleri olarak, devlet işlevleri ve devlet güçleri olarak adlandırılmışlarsa, bunların özel mülkiyet değil ama tersine devlet mülkiyeti oldukları kendiliğinden anlaşılır. Bir totolojidir bu. Devletin işlev ve etkinlikleri bireylere (devlet ancak bireyler aracılığıyla etkinlik gösterebilir), ancak fizik bireyler olarak değil ama siyasal birey olarak bireylere, bireyin siyasal varlık niteliğine bağlıdırlar. Bundan ötürü Hegel'in yaptığı gibi bu işlev ve etkinliklerin "özel kişilik olarak özel kişiliğe dışsal ve olumsal bir biçimde bağlanmış" olduklarını söylemek, gülünç bir şeydir. Onlar ona daha çok bu vinculum substantiale [özsel bir bağ] ile, onun özsel bir niteliği aracıyla bağlanmışlardır. Onlar onun özsel niteliğinin doğal etkinliğidir. Bu gülünçlük, Hegel'in devlet işlev ve etkinliklerini [sayfa 34] kendi için [yani sanki bağımsız bir alan oluşturuyorlarmış gibi] soyut bir biçimde ve özel kişiliği de bunun tersine düşünmesinden ileri geliyor. Ama Hegel özel kişiliğin insanal bir kişilik olduğunu ve devletin işlev ve etkinliklerinin insanal işler olduklarını unutuyor; "özel kişilik"in özünün sakalı, soyu, soyut fizik doğası değil ama toplumsal niteliği olduğunu ve devlet işlev ve etkinliklerinin insanın toplumsal niteliklerinin varlık ve etkinlik biçimlerinden başka bir şey olmadıklarını unutuyor. Öyleyse devlet işlevleri ve devlet güçlerinin taşıyıcıları oldukları ölçüde bireylerin, özel niteliklerine göre değil ama toplumsal niteliklerine göre göz önünde bulundurulmalarında anlaşılmayacak bir şey yok. § 278. "Bu iki belirlenim [a ve b], yani devletin farklı işlev ve güçlerinin ne kendi-için ne de bireylerin özel istencinde değişmez bağımsız bir varlıklarının olmaması, ama tersine köklerini kendi basit Kendilikleri olarak devlet birliğinden almaları, devletin hükümranlığını oluşturur." "Despotizm demek, yasa yokluğu demektir. Despotizmde özel istenç, bu ister bir hükümdarın ister bir halkın özel istenci olsun, kendi başına yasa sayılır ya da daha doğrusu yasanın yerini alır. Oysa yasa ile yönetilen, anayasal bir durum içinde hükümranlık, özel alan ve etkinliklerin düşüncellik uğrağım oluşturur: böyle bir özel alan, kendi erek ve etkinlik biçimlerinde özerk ve yalnızca kendi kendisiyle uğraşan bir şey değil ama tersine kendi erek ve etkinlik biçimlerinde bütünün ereği (genellikle hayli belirsiz bir deyim kullanılarak buna devletin iyiliği adı veriliyor) tarafından belirlenen ve ona bağımlı olan bir şeydir. Bu düşüncellik kendini iki biçimde gösterir. — Barış durumunda bu özel alan ve etkinlikler, kendi özel ereklerinin gerçekleşmesine yönelirler ve düşüncellik kendini, bir yandan özel bencilliği bir herkesin yaşama ve bütünlüğün korunma aracı durumuna dönüştüren nesnel zorunluluk içinde ve bu zorunluluk aracıyla gösterirken, öte yandan bu özel alan ve etkinliklerin etkilerini ya sınırlandırarak ya da onları bütünlük yararına etkinlik göstermeye zorlayarak, onlara sürekli olarak genel çıkan anımsatan gücün doğrudan müdahalesi içinde ve bu müdahale aracıyla gösterir; — ister iç ister dış tehlike olsun, tehlike durumunda bu düşüncellik, kendini barış durumunda [sayfa 35] özel alan ve etkinliklere bölünen toplumsal örgütün toplandığı basit hükümranlık kavramı içinde ve bu kavram aracıyla gösterir. O zaman devletin kurtuluşu, barış zamanında tamamen geçerli olan özel ereklerin feda edilmesini isteyebilen hükümdara bırakılır. Hükümdarlık idealizmi, kendine özgü olan gerçekliğe işte bu durumda erişir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Böylece bu idealizm, bilinen ve usa yatkın bir sistem oluşturacak kadar geliştirilmiyor. Barış durumunda bu idealizm, doğrudan doğruya yukardan uygulanan bir etkinlikle kendini egemen güce, özel yaşama zorla kabul ettiren dışsal bir zorlama olarak, ya da kör bencilliğin bilinçsiz sonucu olarak görünüyor. "Kendine özgü olan gerçekliğe" bu idealizm, ancak devletin içinde bulunduğu "savaş ya da tehlike durumu"nda erişiyor, öyleki bu idealizmin özü burada gerçekten varolan devletin "savaş ya da tehlike durumu" olarak dile getiriliyor, oysaki onun "barış" durumu, bencilliğin savaş ve yıkımından başka bir şey değil. Buna göre hükümranlık, devlet idealizmi, yalnızca iç zorunluluk olarak, yalnızca İdea olarak var. Hegel bununla da yetiniyor, çünkü yalnızca İdea söz konusu. Öyleyse hükümranlık bir yandan yalnızca bilinçsiz ve kör bir töz olarak var. Onun öteki gerçekliğini hemen göreceğiz. § 279. "İlkin bu düşüncelliğin evrensel düşüncesinden başka bir şey olmayan hükümranlık, ancak kendinden emin bir öznellik olarak ve ancak son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz öz belirlenimi olarak somut bir gerçeklik durumuna gelir. Devletin bireyselliği işte budur ve devlet öteki devletler arasında işte bundan ötürü Bir devlettir. Ama öznellik ancak özne olarak, kişilik de ancak kişi olarak gerçektir ve olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır. Öyleyse bütünün bu kesin olarak kararlaştıran uğrağı genel olarak Bireysellik değil ama belli Bir bireydir: Hükümdar."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] 1. "İlkin bu düşüncelliğin evrensel düşüncesinden başka bir şey olmayan hükümranlık, ancak kendinden emin bir öznellik olarak somut bir gerçeklik durumuna gelir [...] Öznellik ancak özne olarak, kişilik de ancak kişi olarak gerçektir. Olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri, kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır. 2. Hükümranlık "ancak son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz öz-belirlenimini olarak somut bir gerçeklik durumuna gelir. Devletin bireyselliği işte budur ve devlet öteki devletler arasında işte bundan ötürü Bir devlettir [...] (ve olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri kendi-için gerdek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır). Öyleyse bütünün bu kesin olarak kararlaştıran uğrağı genel olarak Bireysellik değil ama belli Bir bireydir: Hükümdar." [sayfa 36] Birinci cümle yalnızca, hazin gerçekliğini gördüğümüz bu düşüncelliğin genel düşüncesinin, zorunlu olarak öznelerin kendinin bilincine sahip yapıtı olması ve bu nitelikle kendilerinde ve kendileri için bir gerçeklik olması gerektiğinden başka bir anlama gelmiyor. Eğer Hegel devletin temelleri olarak düşünülen gerçek bireylerden hareket etseydi, devleti böyle gizemli bir biçimde öznelleştirmek gereksinmesini duymazdı. "Ama", diyor Hegel, "öznellik ancak özne olarak, kişilik de ancak kişi olarak gerçektir." Bu da bir başka yalanlaştırma. Öznellik öznenin bir belirlenimi, kişilik kişinin bir belirlenimidir. Onları yalnızca kendi öznelerinin yüklemleri olarak düşünecek yerde Hegel, yüklemlere özerk bir varoluş vermekle başlıyor ve onları gizemli bir biçimde kendi özneleri durumuna dönüştürmekle bitiriyor. Yüklemlerin gerçekliği öznedir: öyleyse özne öznelliğin vb. gerçekliğidir. Hegel yüklemleri ve nesneleri özerkleştiriyor, ama onları kendi öznelerinden, kendi gerçek Özerkliklerinden [sayfa 37] ayırarak özerkleştiriyor. Bundan sonra gerçek özne sonuç olarak görünüyor, oysa gerçek özneden hareket etmek ve onun nesnelleşmesini irdelemek gerekiyor. Hegel'de tersine, gizemli töz gerçek özne durumuna geliyor ve gerçek özne başka bir şey olarak, gizemli tözün bir uğrağı olarak görünüyor. Gerçek varlıktan (özne) hareket edecek yerde Hegel, evrensel belirlenimin yüklemlerinden hareket ediyor ve bu belirlenime bir dayanak gerektiği için de gizemli İdea bu dayanak durumuna geliyor. İkicilik [düalizm] Hegel'in evrenseli sonlu gerçekliğin, yani varolan, belirlenmiş gerçekliğin gerçek özü olarak, ya da varlığı sonsuzun gerçek öznesi olarak düşünmemesine dayanıyor. Böylece devletin özü olan hükümranlık, ilkin Hegel'in bir nesne durumuna dönüştürdüğü özerk bir öz olarak düşünülüyor. Ardından bu nesnel öğenin zorunlu olarak yeniden özne olmasının gerektiği anlaşılıyor. Ama bu özne o zaman hükümranlığın bir özbürünümü olarak görünüyor, oysaki hükümranlık devlet öznelerinin nesnelleşmiş tininden başka bir şey değil. Akılyürütmenin bu temel yanlışlığını bir yana bırakarak, paragrafın bu ilk cümlesini inceleyelim. Paragrafta sunulduğu biçimiyle bu cümle, şundan başka bir anlama gelmiyor: Hükümranlık, kişi olarak, "özne" olarak devlet idealizmi, birçok kişi, birçok özne biçimine büründüğü ölçüde, somut bir gerçeklik durumuna geliyor, çünkü kolayca anlaşılabileceği gibi hiçbir tekil kişi kişilik alanını, hiçbir tekil özne öznellik alanını kendi başına simgeleyemiyor. Ve yurttaşların gerçek kendinin bilinci olacak yerde, devletin ortak tini olacak yerde, bir kişi, bir özne olacak devlet idealizmi ne menem bir devlet idealizmi oluyor? Hegel'in bu cümle üzerinde neden daha çok durmadığı anlaşılıyor. Ama şimdi onu izleyen ikinci cümleye geçelim. Bu cümlede Hegel'in hükümdarı gerçek İnsan-Tanrı olarak, İdeanın gerçek bürünümü olarak tasarlaması gerekiyor. "Hükümranlık ... ancak son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz özbelirlenimi olarak somut bir [sayfa 38] gerçeklik durumuna gelir. Devletin bireyselliği işte budur ve devlet öteki devletler arasında işte bundan ötürü Bir devlettir. ... ve olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır. Öyleyse bütünün bu kesin olarak kararlaştıran uğrağı genel olarak Bireysellik değil ama belli Bir bireydir: Hükümdar." Bu cümle üzerine daha önce dikkati çekmiştik. Tamamlama uğrağı, belirlenmiş olduğu için keyfi karar uğrağı, genel olarak istenç-in-hükümdarlığı-nın-gücüdür. Hegel'in açıkladığı biçimiyle hükümdarın gücü ideası, keyfilik ideasından, istencin kararı ideasından başka bir şey değildir. Ama Hegel hükümranlığı daha önce devlet idealizmi olarak, parçaların bütün ideası tarafından gerçek belirlenimi olarak açıklarken, şimdi onu "son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz özbelirlenimi" durumuna getiriyor ve ekliyor: "Devletin bireyselliği işte budur." Daha önce öznellik söz konusuydu, şimdi bireysellik söz konusu ediliyor. Hükümran devlet olarak devletin zorunlu olarak Bir devlet olması, Bir birey olması, bir bireyselliğe sahip olması gerekiyor. Ama devlet yalnızca bu bireyselliğinden ötürü öteki devletler arasında Bir devlet ... değildir. Bireysellik yalnızca onun birliğinin doğal uğrağıdır, devletin doğal belirlenimidir. "Öyleyse bütünün bu kesin olarak kararlaştıran uğrağı genel olarak Bireysellik değil ama belli Bir bireydir: Hükümdar." Neden? Çünkü "olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır." "Tekillik" Kavramın bir uğrağıdır, ama henüz Bir birey değildir. Ve evrensellik [genellik], özellik ve bireysellikten her birinin "kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirdiği ve ayırdığı" siyasal anayapı nasıl bir siyasal anayapıdır? Burada kesinlikle soyut bir şey değil ama devlet ve toplum söz konusu olduğu için, Hegel'in sınıflandırması gene de kabul edilebilir. Ne çıkar bundan? Yurttaş, evrenselin belirleyicisi olarak yasa koyucu, [sayfa 39] tekilin kararlaştırıcısı ve onun gerçek isteyicisi olarak hükümdar olur. Devletin istencinin bireyselliği "bir Birey", öteki bireylerden ayrı bir bireydir demek ne anlama geliyor? Evrensellik, yani yasama da kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır. Bundan, "Yasama gücü bu özel bireylerden oluşuyor" gibi bir sonuç çıkartılabilir mi? Sıradan adam Hegel 2. Hükümdarın hükümran gücü, hükümranlığı var. 3. Hükümranlık istediğini yapar. 2. Devletin hükümranlığı hükümdardır. 3. Hükümranlık "son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz özbelirlenimi"dir. Çağdaş Avrupa'daki anayasal hükümdarın bütün yüklemlerini Hegel, istencin mutlak özbelirlenimleri durumuna dönüştürüyor. Hükümdarın istenci son karardır demiyor, ama tersine, istencin son kararı hükümdardır diyor. Birinci önerme görgül bir önermedir. İkincisi görgül olguyu ****fizik bir belit durumuna getiriyor. Hegel iki özneyi, "kendinden emin bir öznellik olarak" hükümranlık ile "istencin, bireysel istencin nedensiz özbelirlenimi olarak" hükümranlığı birbirine karıştırıyor ve "İdea"yı "Bir birey" olarak göstermek için karıştırıyor. Kendinden emin öznelliğin mutlaka gerçek biçimde istemek, birlik olarak, birey olarak istemek zorunda olduğu da açık. Ama devletin bireyler aracılığıyla etkinlik gösterdiğinden de bugüne kadar kimse kuşku duymamıştır. Eğer Hegel devletin kendi bireysel birliğinin temsilcisi olarak ille de Bir bireye sahip olması gerektiğini göstermek istiyorduysa, hükümdarı piyasaya sürmek zorunda değildi. Bu paragrafın olumlu sonucu olarak, şundan başka bir şey bulamıyoruz: Hükümdar devletteki bireysel istenç, nedensiz özbelirlenim, keyfi yönetim uğrağını oluşturuyor. [sayfa 40] Hegel'in bu paragrafa (§ 279) ilişkin yorumu öylesine dikkat çekici ki gün ışığına çıkarmamız gerekiyor. "Bir bilimin içkin gelişmesi, tüm içeriğinin basit Kavramdan başlayarak [tümdengelim yoluyla] çıkarılması ... kendine özgü bir özellik gösterir, şöyle ki bir tek ve aynı bir Kavram, burada istenç, başlangıçta ve başlangıç olduğu için soyut olan bu Kavram, durumunu korur ama kendi öz etkinliğiyle ürettiği belirlenimleri de yoğunlaştırır ve böylece somut bir içerik kazanır. Bundan ötürü temel kişilik uğrağı, ilkin dolayımsız hukukta soyut bir kişilik olarak ortaya çıkar, sonra öznelliğin çeşitli biçimleri içinde gelişir ve şimdi mutlak hukukta, istencin tamamen somut nesnelleşmesi olan devlette, kendini devletin kişiliği ve onun kendinden eminliği olarak gösterir. Bu son sonuçta bütün özellikler, aralarında her zaman kararsız kalınabilinen lehte ya da aleyhte kanıtların salınımına son veren ve onları tüm etkinlik ve tüm gerçekliği başlatan "İstiyorum" ile sona erdiren Kendinin basitliği içinde aşılır." İlkin "bilimin kendine özgü niteliği", temel şey kavramının her düzeyde buluştuğu şey değildir. Ama o zaman hiçbir ilerleme de olmamıştır. Soyut kişilik, soyut hukukun öznesiydi. Değişmedi. Yeniden soyut kişilik olarak, devletin kişiliği. Hegel gerçek kişinin —devleti kişiler yapar— her yerde devletin özü olarak dönüş yapmasına şaşmamalıydı. Tersine ama daha da çok devlet kişisi olarak kişinin özel hukuk kişisiyle aynı yoksul soyutlama içinde buluşmasına şaşmalıydı. Hegel hükümdarı burada "devletin kişiliği, onun kendinden eminliği" olarak tanımlıyor. Hükümdar "kişileştirilmiş hükümranlık", "ete kemiğe bürünmüş hükümranlık" ve devletin bilincinin cisimleşmesidir ve bu da tüm ötekilerin hem bu hükümranlıktan ve hem de devletin kişilik ve bilincinden dıştalandıkları anlamına geliyor. Ama aynı zamanda Hegel bu "Kişileştirilmiş hükümranlık"a "İstiyorum"dan, istençteki keyfilik uğrağından başka bir içerik vermesini de bilmiyor. "Devletin usu" ve "devletin bilinci", bütün ötekilerin dışında [sayfa 41] "tek" bir görgül kişidir ama bu kişileştirilmiş usun "istiyorum" soyutlamasından başka bir içeriği yoktur. L'Etat c'est moi [Devlet benim]. "Ama genel olarak kişilik ve öznellik, kendi kendisiyle sonsuz ilişki olarak, ancak bir kişi, ancak kendi-için varolan bir özne olarak gerçek —ilkin dolayımsız ilkel gerçek— durumuna gelir ve bu kendi-için varolan varlık da yalnızca ve yalnızca Birdir." Kişilik ve öznellik yalnızca kişinin ve öznenin yüklemleri olduklarına göre, ancak kişi ve özne olarak varolacakları açıktır ve kişi de .Birdir. Ama Hegel şöyle sürdürmeliydi: Bir ancak birçok Bir olarak bir gerçekliğe sahiptir. Yüklem, öz, kendi varoluş alanlarını hiçbir zaman bir Bir içinde tüketmez, birçok Bir içinde tüketir. Bunun yerine Hegel şu sonucu çıkarıyor. "Devletin kişiliği ancak bir kişi olarak gerçektir: Hükümdar. " Öyleyse öznellik ancak özne olarak ve gerçek özne ancak Bir olarak gerçek oldukları için, devletin kişiliği de ancak bir kişi olarak gerçektir. Güzel bir tasım. Hegel şu sonucu da çıkartabilirdi: Tekil insan bir Bir olduğu için, insan cinsi yalnızca bir tek insandır. "Kişilik Kavram olarak Kavramı dışavurur. Kişi aynı zamanda kendi gerçekliğini de içinde taşır. Öyleyse Kavram ancak bu gerçeklik belirlenimi dolayısıyla İdea ve gerçektir." Kişi olmaksızın kişilik kuşkusuz bir soyutlamadan başka bir şey değildir, ama kişi ancak kişiler olarak cinsil varoluşu içinde kişiliğin gerçek îdeasını oluşturur. "Tüzel kişi olarak adlandırılan şey, toplum, topluluk, aile, kendinde ne kadar somut olursa olsun, ancak soyut bir biçimde, bir uğrak olarak kendinde bir kişiliğe sahiptir. Kişilik, [sayfa 42] tüzel kişi içinde kendi gerçek varoluşuna erişemez. Buna karşılık devlet, Kavramın uğraklarının kendilerine özgü gerçeğe göre gerçekliğe eriştikleri bütünselliğin ta kendisidir." Bu cümlede büyük bir karışıklık hüküm sürüyor. Tüzel kişi, toplum vb., soyut olarak niteleniyor, oysa gerçeklikte bu tüzel kişiler, gerçek kişilerin içlerinde kendi gerçek içeriklerini gerçekleştirdikleri, kendilerini nesnelleştirdikleri ve personne quand meme [gene de kişi] soyutlamasından vazgeçtikleri cinsil oluşumların dış görünüşlerinden başka bir şey değildirler. Kişinin bu gerçekleşmesini varolan en somut şey olarak kabul edecek yerde Hegel, devlete "Kavramın uğrağı" olarak "tekillik"in gizemli bir "varoluşa" eriştiği yer olmak ayrıcalığını veriyor. Hegel'e göre ussal, gerçek kişilerin uslarının gerçekleşmesine değil ama soyut Kavramın uğraklarının gerçekleşmesine dayanıyor. "Bu nedenle hükümdar kavramı akılyürütme bakımından, yani anlığın yansıma biçimi bakımından yararlanılması en güç kavramdır, çünkü bu akılyürütme yalıtık belirlenimlerde kalır ve bundan ötürü de nedenlerden, sonlu bakış noktalarından ve nedenlerden başlayarak yapılan tümdengelimden başka bir şey bilmez. Hükümdarın saygınlığını bu akılyürütme, yalnız biçimine göre değil ama belirlenimine göre de türemiş bir şey olarak düşünür. Oysa hükümdar kavramı, herhangi bir şeyden türemek şöyle dursun, kaynağını yalnızca ve yalnızca kendinden alan bir şeydir. Bundan ötürü gerçeğe en yakın düşünce, hükümdarın hukukunu tanrısal yetkeye dayandıran görüştür (kuşkusuz!), çünkü bu hukukun kayıtsız koşulsuz niteliği bu düşüncede içkindir." Belli bir anlamda her zorunlu varoluş, "kaynağını yalnızca ve yalnızca kendinden alan bir şey"dir, bu bakımdan hükümdar kadar hükümdarın başında dolaşan bitler de böyledir. Dolayısıyla Hegel böyle derken, hükümdar üzerine özel hiçbir şey söylemiyor. Ama böyle derken hükümdarın, bilimin ve hukuk felsefesinin tüm öteki nesnelerinin incelenme biçiminden tam anlamıyla farklı bir biçimde incelenmesi [sayfa 43] gerektiğini söylemek istiyorsa, gerçekten çılgınca bir şey söylüyor. Ancak "Bir İdea-kişi"nin ustan değil ama imgelemden türetilmesi gerektiği ölçüde doğrudur bu. "Halkın hükümranlığından bir halkın [...] dışa karşı bağımsız olması ve kendi öz devletim kurması anlamında söz edilebilir." Beylik bir söz bu. Eğer hükümdar "devletin gerçek hükümranlığı" ise, "hükümdar"ın dışa karşı, hatta halk olmaksızın "bağımsız devlet" olarak düşünülebilmesi de gerekiyor. Ama eğer hükümdar halkın birliğini simgelediği ölçüde hükümran ise, o zaman da halk hükümranlığın temsilcisinden, simgesinden başka bir şey olmuyor. Halkın egemenliği varlığını hükümdara borçlu değil, ama hükümdar varlığını halkın egemenliğine borçlu bulunuyor. "İçe karşı hükümranlığa ilişkin olarak, hükümranlığın halkta olduğu da söylenebilir, — ama genel olarak bütünden [devletin bütünlüğünden] söz edilmesi ve daha önce (§ 277, 278) söylenenden, yani hükümranlığın devlete ait olduğundan başka bir şey söylenmemesi koşuluyla." Sanki halk gerçek devleti oluşturmuyormuş gibi. Devlet soyut bir terimdir; yalnız halk somut bir terim. Ve soyuta hiç duraksamadan hükümranlığın niteliği gibi canlı bir nitelik atfeden Hegel'in, bir somut söz konusu olunca bu işi ancak duraksayarak ve sınırlayıcı kayıtlarla yapması da dikkate değiyor. "Ama şu son zamanlarda halkın hükümranlığından alışılmıştan başka bir anlamda söz edilmeye başlandı. Halkın egemenliği hükümdarın egemenliğinin karşıtı olarak gösteriliyor. Oysa hükümdarda varolan hükümranlığa karşıt olarak gösterilen halk hükümranlığı, halk üzerine yaratılan kaba ve bayağı imgeye dayanan o karışık düşüncelerden birini oluşturuyor." [sayfa 44] "Karışık düşünceler" ve "kaba ve bayağı imge" Hegel'den başka kimsede bulunmuyor. Kuşkusuz, eğer hükümranlık hükümdarda ise, halktaki karşıt bir hükümranlıktan söz etmek bir saçmalıktır; çünkü hükümranlık kavramı, onun iki hatta karşıt bir varoluşa sahip olamayacağı anlamını içeriyor. Ama: 1. Hükümdarın elinde tuttuğu hükümranlığın bir yanılsama olup olmadığını bilmek sorunu ortaya çıkıyor. Hükümdarın hükümranlığı mı, halkın hükümranlığı mı? İşte question [sorun]. 2. Halkın hükümdarda varolan hükümranlıkla karşıtlık içinde bir hükümranlığın- dan da söz edilebilir. Ama o zaman iki farklı görünüm içeren bir ve aynı bir hükümranlıktan söz edilemez; biri ancak bir hükümdarda ve öteki de ancak halkta gerçekleşebilen birbirine tamamen karşıt iki hükümranlık kavramından söz edilebilir. Bu sorun, Tanrı mı hükümrandır, yoksa insan mı sorunuyla aynı nitelikte bir sorundur. İki hükümranlıktan biri, varolan bir gerçeksizlik de olsa, bir gerçeksizliktir. "Hükümdarı olmayan ve onun zorunlu ve dolayımsız tamamlayıcısını oluşturan bütünün eklemlenmesi olmayan halk, biçimsiz bir yığındır ve artık bir devlet değildir. Böyle bir halk, her türlü yapılaşmış bütünlüğü belirleyen hükümranlık, hükümet, mahkemeler, sivil yetke, zümreler ve ne olursa olsun her türlü belirlenimden yoksundur. Bir halkta devlet örgüt ve yaşam öğeleri görünmeye başlar başlamaz, o halk kaba ve bayağı halk imgesinde olduğu gibi belirlenmemiş bir soyutlama olmaktan çıkar." Bütün bunlar bir totolojiden başka bir şey değil. Eğer bir halk bir hükümdara ve onun zorunlu ve dolayımsız tamamlayıcısını oluşturan örgüte [bütünün eklemlenmesine] sahipse, yani eğer krallık olarak örgütlenmişse [eklemlenmişse], bu eklemlenmeden çıktığı zaman, biçimsiz bir yığın ve kaba ve bayağı bir imge durumuna gelir. "Eğer halkın hükümranlığından anlaşılan şey cumhuriyet [sayfa 45] biçimi ya da daha açıkçası demokrasi ise [...] ideanın güncel gelişme derecesi nedeniyle böyle bir görüşün savunulamaz olduğunu söylüyoruz." Eğer demokrasi üzerine "gelişmiş bir idea" değil de "böyle bir görüş" varsa, kuşkusuz doğrudur bu. Demokrasi krallığın gerçeğidir, krallık demokrasinin gerçeği değildir. Krallık, kendisine karşı tutarsızlık olarak, mutlaka demokrasidir, ama krallık uğrağı demokraside bir tutarsızlık değildir. Krallık kendinden başlayarak kavranamaz, demokrasi kavranabilir. Demokraside onu oluşturan uğrakların hiçbiri kendisine uygun düşenden başka bir anlam kazanamaz. Her biri gerçekten bütünsel demosun uğrağından başka bir şey değildir. Bütünün niteliğini krallıkta bir parça belirler. Tüm siyasal anayapının bu tek değişmez noktaya göre değişmesi gerekir. Demokrasi siyasal anayapının emsidir. Krallık bir türdür ve kötü bir türdür. Demokrasi aynı zamanda hem içerik hem de biçimdir. Krallık ancak biçim olabilir, ama içeriği bozar. Krallıkta bütün, yani halk, kendi varoluş biçimlerinden başka bir şey olmayan siyasal anayapıya bağımlıdır; demokraside anayapının kendisi yalnızca bir belirlenim olarak, yani halkın özbelirlenimi olarak ortaya çıkar. Krallıkta siyasal anayapının halkı ile, demokraside halkın siyasal anayapısı ile karşılaşırız. Demokrasi bütün siyasal anayapıların çözülmüş bilmecesidir. Burada siyasal anayapı yalnız kendinde, kendi özünde değil ama kendi varoluşunda, sürekli olarak kendi gerçek temeline, yani gerçek insana ve gerçek halka indirgenen gerçekliktedir de ve kendini onun kendine özgü yapıtı olarak gösterir. Siyasal anayapı gerçekten neyse o olarak, yani insanın özgür ürünü olarak ortaya çıkar. Bazı bakımlardan bunun anayasal krallığa da uyduğu söylenebilir, ama demokrasinin özgül farkı şudur ki genel olarak siyasal anayapı halkın varoluşunun bir uğrağından başka bir şey değildir, devleti oluşturan şey kendi-için siyasal anayapı değildir. Hegel Devletten hareket ediyor ve insanı devletin bir [sayfa 46] öznelleşmesi olarak düşünüyor. Demokrasi insandan hareket ediyor ve devleti insanın bir nesnelleşmesi olarak düşünüyor. Tıpkı dinin insanı değil ama insanın dini yaratması gibi, siyasal anayapı da halkı yaratmaz ama tersine halk siyasal anayapıyı yaratır. Belli bir bakış açısından, hıristiyanlığın bütün öteki dinlerle ilişkisi neyse, demokrasinin de bütün öteki siyasal biçimlerle ilişkisi odur. Hıristiyanlık en üstün dindir, dinin özünü, yani özel bir din olarak tanrılaştırılmış insanı dile getirir. Aynı biçimde demokrasi de bütün siyasal anayapıların özünü, yani özel bir siyasal anayapı olarak toplumsallaştırılmış insanı dile getiriyor. Cins kendi türlerine göre neyse, demokrasi de öteki siyasal anayapılara göre odur, ama şu farkla ki cinsin kendisi burada, gerçeklikleri özlerine uygun düşmeyen öteki türler karşısında özel bir tür olarak görünüyor. Eski Ahit'e göre Yeni Ahit neyse, bütün öteki devlet biçimlerine göre demokrasi odur. İnsanın varoluş nedeni yasa değil ama yasanın varoluş nedeni insandır; yasa demokraside insanın varoluşudur, oysa bütün öteki rejimlerde insan yasanın varoluşudur. Demokrasinin temel farkı işte budur. Bütün öteki devlet yapıları belirlenmiş, özel, belli bir devlet biçimini oluşturuyor. Demokraside biçimsel ilke ile maddesel ilke örtüşüyor. Demokrasi her şeyden önce evrensel ve özelin gerçek birliğini ortaya koyuyor. Örneğin krallıkta ya da yalnızca özel bir devlet biçimi olarak düşünülen cumhuriyette siyasal insan, siyasal-olmayan insanın, özel insanın yanında özel bir yaşam sürer. Mülkiyet, sözleşme, evlilik, burjuva-sivil toplum burada, siyasal devletin yanında özel varoluş biçimleri olarak, siyasal devletin kendisiyle örgütleyici bir biçim olarak ilişki kurduğu içerik olarak görünüyorlar, oysa gerçeklikte siyasal devlet bu içeriği belirleyen, sınırlandıran, bazen olumlayan ve bazen de yadsıyan içeriksiz bir anlıktan başka bir şey değildir. (Bu bakımdan Hegel, bu soyut siyasal biçimleri son derece doğru bir biçimde açıklıyor; yanlışlığı devlet ideasını açıkladığına inanmasıdır.) Demokraside de siyasal devlet bu içeriğin yanında yer alıyor ve [sayfa 47] ondan ayrılıyor, ama halkın özel varoluş biçimi olarak siyasal devlet, özel bir içerikten başka bir şey oluşturmuyor. Örneğin krallıkta özel bir öğe, yani siyasal anayapı, siyasal anayapı olarak, bütün öteki özel öğeleri egemenliği altına alan ve belirleyen Evrensel anlamına geliyor. Demokraside devlet, Özel öğe olarak, Özelden başka bir şey oluşturmuyor ve Evrensel olarak o, gerçek Evrenseli oluşturuyor, yani öteki içerikten farklı bir belirlenmişlik göstermiyor. Çağdaş Fransızlar bunu, gerçek demokraside siyasal devlet yitip gidiyor diye yorumluyor. Siyasal devlet olarak, siyasal anayapı olarak devletin, artık bütün olarak kabul edilmediği anlamında doğrudur bu. Demokratik-olmayan bütün' devletlerde devlet, yasa, siyasal anayapı gerçekten egemen olmadan, yani siyasal-olmayan öteki alanların içeriğini özdeksel olarak belirlemeden egemenlik sürerler. Demokraside siyasal anayapı, yasa ve devlet, halkın bir özbelirleniminden, bu içerik siyasal anayapı olduğu kadarıyla halkın belirli bir içeriğinden başka bir şey değildirler. Öte yandan demokrasinin, bütün devlet biçimlerinin gerçeğini oluşturduğu gün gibi ortada ve bundan da demokratik-olmayan bütün devletlerin gerçek [devlet] olmadıkları sonucu çıkıyor. İlkçağ devletlerinde siyasal devlet, bütün öteki alanları dıştalayarak devletin içeriğini oluşturuyor. Çağdaş devlet, siyasal devlet ile siyasal olmayan devlet arasında bir uzlaşma oluşturuyor. Demokraside soyut devlet egemen uğrak olmaktan çıkıyor. Krallık ve cumhuriyet arasındaki çatışma, gene soyut devlet içersinde bir çatışma oluyor. Siyasal cumhuriyet, soyut devlet biçimi içersindeki demokrasidir. Öyleyse demokrasinin soyut devlet biçimi cumhuriyettir; ama o burada salt siyasal anayapı olmaktan çıkıyor. Mülkiyet vb. [sözleşme, evlilik, burjuva-sivil toplum vb.], kısacası hukukun ve devletin tüm içeriği, ufak tefek değişikliklerle, Kuzey Amerika'da ve Prusya'da aynıdır. Öyleyse [sayfa 48] orada cumhuriyet, burada krallığın olduğu gibi basit bir siyasal biçim oluşturuyor. Devletin içeriği bu anayapıların dışında bulunuyor. Bu nedenle Hegel, siyasal devlet siyasal anayapıdır derken haklıdır. Özdeksel devletin siyasal olmadığını söylemek anlamına geliyor bu. Burada bir dış özdeşlik, karşılıklı bir belirlenim var. İşin en güç olanı, siyasal devleti, siyasal anayapıyı halk yaşamının çeşitli uğraklarından çekip çıkarmaktı. Gerçekte siyasal anayapı, öteki alanların karşısında evrensel us olarak ve onları aşan bir şey olarak gelişti. Tarihsel görev o zaman bu aşkın usu istemeye dayanıyordu ama özel alanlar, kendi özel özlerinin siyasal anayapı ve devletin aşkın özüyle örtüşmesi ve siyasal devletin aşkınlığının onların kendilerine özgü yabancılaşmasını doğrulamaktan başka bir şey yapmaması sonucu, bunun bilincine varamıyorlardı. Siyasal anayapı şimdiye dek dinsel alanı, halk yaşamının dinini, onun gerçekliğinin yersel varoluşunun tersine evrenselliğinin göğünü oluşturuyordu. Siyasal alan devletteki tek devlet alanı, biçimin de içeriğin de cinsil yaşama bağlı oldukları ve gerçek bir evrensellik oluşturdukları, ama öteki alanları engellediği için içeriğinin biçimsel ve özel bir duruma geldiği tek alandı. Sözcüğün çağdaş anlamıyla siyasal yaşam, halk yaşamının skolastiğini oluşturuyor. Krallık bu yabancılaşmanın yetkin dışavurumudur. Cumhuriyet bu aynı yabancılaşmanın kendi öz alanı içindeki olumsuzlanmasını oluşturuyor. Siyasal anayapının siyasal anayapı olarak ancak özel alanların bağımsız bir varoluş kazandıkları yerde geliştiği açık. Ticaret ve toprak mülkiyetinin özgür olmadıkları ve özerklik kazanmadıkları yerde, siyasal anayapı bağımsız bir gerçeklik oluşturamaz. Ortaçağ özgürlüksüzlüğün demokrasisiydi. Devlet olarak devletin soyutlanması yalnızca çağdaş döneme ilişkindir, çünkü özel yaşamın soyutlanması ancak çağdaş dönemde görünüyor. Siyasal devletin soyutlanması çağdaş bir üründür. Ortaçağda seriler, feodal mülkler, meslek loncaları, bilgin loncaları vb. vardı. Bir başka deyişle mülkiyet, ticaret, [sayfa 49] toplum, insan siyasal bir nitelik taşıyorlardı; devletin özdeksel içeriği onun biçimi tarafından koyulmuştu; her özel alan siyasal bir niteliğe sahipti ve siyaset özel bir nitelik taşıyordu. Ortaçağda siyasal anayapı özel mülkiyetin anayapısıdır, ama yalnızca özel mülkiyetin anayapısı siyasal anayapı olduğu için bu böyledir. Ortaçağda halkın yaşamı ve devletin yaşamı özdeş yaşamlardır. Devletin gerçek ilkesi insandır, ama özgür olmayan insan. Öyleyse devlet özgürlüksüzlüğün demokrasisi, eksiksiz yabancılaşmadır. Soyut ve iyice düşünülüp tartışılan karşıtlık ancak çağdaş dünyaya ilişkindir. Ortaçağ gerçek ikiciliği, çağdaş dönemse soyut ikiciliği oluşturuyor. "Yukarda saptanan ve siyasal anayapıların demokrasi, aristokrasi ve monarşi [krallık] olarak sınıflandırıldığı düzeye özgü bakış noktası, henüz kendinde kalan, henüz kendi sonsuz farklılaşmasına ve kendinde derinleşmesine erişmeyen birlik bakış noktasıdır. Bundan ötürü kendi kendini belirleyen istencin son kararı, devletin içkin organik uğrağı olarak ve kendi-için kendine özgü bir gerçeklik oluşturacak biçimde ortaya çıkmaz." Dolayımsız krallık, demokrasi ya da aristokrasi düzenlerinde henüz özdeksel, gerçek devletten farklı, halkın yaşamının içeriğinin geri kalan kısmından farklı bir siyasal anayapı yoktur. Siyasal devlet henüz özdeksel devletin[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] biçimi olarak görünmez. Ya eski Yunanistan'da olduğu gibi res publica gerçek özel girişimi, yurttaşların gerçek içeriğini ve özel insan da köleyi oluşturur. Siyasal olarak siyasal devlet, yurttaşların yaşam ve istençlerinin tek gerçek içeriğidir. Ya da asya despotizminde olduğu gibi siyasal devlet tekil bir bireyin özel keyfi yönetiminden başka bir şey değildir, yani siyasal devlet, özdeksel devlet olarak, köledir. Çağdaş devlet ile [sayfa 50] bu halk ve devlet arasındaki tözsel birlik devletleri arasındaki fark, Hegel'in istediği gibi, anayapının çeşitli uğraklarının çağdaş devlette özel bir gerçeklik oluşturacak derecede gelişmiş olmalarına değil ama tersine, anayapının kendisinin halkın gerçek yaşamının yanında özel bir gerçeklik oluşturacak derecede gelişmiş olmasına, siyasal devletin geri kalan kısmının anayapısı durumuna gelmesine dayanıyor. § 280. "Devlet istencinin bürünümü olan bu en yüksek ben, kendinin bu soyutlanmış şeklinde basit bir ben ve buna göre dolayımsız bir tekilliktir; kendi kavramının kendisi doğalsallık özelliğini içerir; bu nedenle kral, özü bakımından belli bir birey olarak, tüm başka içerikten soyutlanmıştır ve bu belli birey kral payesini doğal doğum yoluyla, dolayımsızca doğal bir biçimde kazanmıştır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Öznelliğin özne ve öznenin de zorunlu olarak tek bir görgül birey olduğunu daha önce öğrenmiştik. Şimdi de dolayımsız tekillik kavramının doğalsallık, bedensellik belirlenimini içerdiğini öğreniyoruz. Hegel kendi başına hayli anlamlı olan şu apaçıklıklardan başka bir şey ortaya koymuyor: öznellik yalnızca bedensel birey olarak vardır ve doğal doğum elbette bedensel bireyle ilgilidir. Hegel devletin öznelliğinin, hükümranlığın, kralın "özü bakımından" "belli bir birey olarak tüm başka içerikten soyutlanmış ve bu belli bireyin kral payesini doğal doğum yoluyla, dolayımsızca doğal bir biçimde kazanmış" olduğunu ortaya koyduğunu sanıyor. Öyleyse hükümranlık, krallık payesi, doğan bir şey oluyor. Kralın payesini, onun bedeni belirliyor. Buna göre devletin en uç noktasını, us yerine basit physis [beden] belirliyor. Doğum, hayvanın niteliğini belirlediği gibi, kralın niteliğini de belirliyor. Hegel kralın zorunlu olarak doğması gerektiğini, kimsenin kuşkusu olmayan bu şeyi ortaya koyuyor, ama doğumun birini kral yaptığını ortaya koymuyor. Bir insanın kral olmak için doğması ****fizik bir gerçek [sayfa 51] durumuna, Meryem ananın günahsız gebeliği kadar az yükseliyor. Meryem ananın günahsız gebeliğine inanmak eğer bir vicdan olgusuysa, kralın doğuşu görgül bir olgudur, ama her ikisi de bir insanal yanılsama ve insanal ilişkiler ürünü olarak kavranılabilir. Bu paragrafın (§ 280) yorumunu daha yakından irdeleyelim, çünkü Hegel burada kendini usdışı olanı tamamiyle ussal olarak gösterme zevkine kaptırıyor: "Katıksız özbelirlenim kavramından varlığın dolayımsızlığına ve böylece doğalsallığa bu geçiş, salt kurgusal [spekülatif] nitelikte bir geçiştir; bu yüzden açıklanması Mantık felsefesinin yetki alanına girer." Kuşkusuz burada salt kurgusal olan şey, katıksız özbelirlenimden, bir soyutlamadan, katıksız doğalsallığa (doğum rastlantısı), öteki uca atlanması değildir, car les extrémes se touchent [çünkü aşırı uçlar buluşur]. Burada kurgusal olan şey, bu atlamaya "Kavramın geçişi" adının verilmesi ve mutlak çelişkinin özdeşlik, en büyük tutarsızlığın da mantıksal tutarlılık olarak gösterilmesidir. Böylece kalıtımsal kral kendi kendini belirleyen usun yerini alıyor ve soyut doğal olgu [doğum] kendini olduğu gibi, yani basit doğal olgu olarak değil ama devletin en büyük belirlenimi olarak gösteriyor. Hegel'in bu tezine, krallığın artık ussal istencin örgütlenmesi olmak görünüşünü koruyamadığının olumlu itirafı olarak bakılabilir. "Gerçekte genel olarak istencin doğasını oluşturan şey olarak bildiğimiz aynı (?) geçiş, yeni bir içeriği (saptanan ereği) öznellikten gerçekliğe geçirmeye dayanan süreç söz konusudur [...] Ama ideanın aldığı biçim ve burada göz önünde bulundurduğumuz geçiş şu özelliği gösteriyor ki istencin (basit kavramın kendisinin) katıksız özbelirleniminden belli bir kişi, doğal bir varlık durumuna dönüşüm dolayımsız olarak, yani özel bir içeriğin (bir eylemin ereğinin) dolayımı olmaksızın gerçekleşiyor." [sayfa 52] Hegel, istencin bir özbelirlenimi olan devletin hükümranlığının kalıtımsal kralın bedeni durumuna dönüşümünün gerçekte istencin kendine saptadığı bir ereği gerçekleştirdiği ve bir içeriği gerçekliğe geçirdiği zaman meydana gelen "geçiş"le aynı nitelikte olduğunu söylüyor. Ama Hegel gerçekte diyor. Belirttiği özel fark öylesine özeldir ki her türlü benzeşimi ortadan kaldırıyor ve "genel olarak istencin doğası"nın yerine büyüyü geçiriyor. İlk olarak, önerilen ereğin bir gerçeklik durumuna dönüşümü, burada dolayımsız, büyülü bir dönüşümdür. İkinci olarak, istencin katıksız özbelirlenimi, basit kavramın kendisi burada kendini özne olarak gösteriyor; gizemli bir özne olarak koyulan istencin özüdür bu. Doğal bir kişi durumuna dönüşen şey gerçek, bireysel, bilinçli bir istenç değil, istencin soyutlanın asıdır; bir birey olarak ete kemiğe bürünen salt İdeadır. Üçüncü olarak, istencin doğal bir kişi durumuna dönüşümü yalnızca dolayımsız olarak, yani istencin kendini gerçekleştirmek için genel olarak yararlandığı araçlar olmaksızın gerçekleşmekle kalmaz, ama özel bir erek, yani belirli bir erek de eksiktir. Burada "özel bir içeriğin (bir eylemin ereğinin) hiçbir dolayımı"nın neden olmadığı çok iyi anlaşılıyor: burada hiçbir etkin özne olmadığına ve istencin salt ideası soyutlaması ancak gizemli bir biçimde etkili olabildiğine göre başka nasıl olabilirdi? "Ereksiz" bir eylemin anlamsız bir eylem olması gibi, özel bir erek olmayan bir erek de bir erek değildir. İstencin erekbilimsel etkinliği ile her türlü karşılaştırma, eninde sonunda bir yalanlaştırmadan başka bir şey değildir: İdeanın içeriğinden yoksun bir etkinliktir. Mutlak istenç ve filozofun sözü aracı, felsefe yapan öznenin kalıtımsal kralı salt İdeadan çıkarma isteği de özel ereği oluşturuyor. Hegel'in alçakgönüllü güvencesi, işte bu ereğin gerçekleştirilmesidir. "Tanrının varlığının varlıkbilimsel kanıtı denilen şeyde de Kavramın varlık durumuna aynı dönüşümüyle (aynı yalanlaştırma -K.M.) karşılaşıyoruz. İdeanın çağdaş dönemde [sayfa 53] kazandığı derinliği gösteren bu görüş, s,on zamanlarda us almaz bir görüş olarak (çok haklı -K.M.) görülmüştür [...]." "Ama kral tasarımı sıradan (yani sağduyulu –K. M.) bilinç için alışılmış bir tasarım olduğu ölçüde anlık, kendi ince düşüncelere dalan bilgeliğinin saptadığı ayrımlar ve bu ayrımlardan çıkardığı sonuçlarla yetinir ve devletteki son karar uğrağının, dolayımsız doğalsallığa bağlı kendinde ve kendi-için (yani us Kavramı içinde) bir uğrak olmasını kabul et- Son kararın aslında doğan bir şey olması kabul edilmiyor ve Hegel bize kralın doğmuş olan son karar olduğunu söylüyor. Ama devletteki son kararın etten kemikten, öyleyse "dolayımsız doğalsallığa bağlı" gerçek bireylere bağlı olduğundan kim kuşku duymuştur ki? § 281. "Şimdi her ikisi de hiçbir koşula bağlı olmayan ve çözülmezcesine birleşmiş iki uğrak karşısındayız: Bir yanda istencin özeklendiği en yüksek ben, öte yanda doğa tarafından belirlendiği biçimiyle onun somut varoluşu. Bu keyfilik tarafından hareket ettirilemeyen bir [güç] ideası, kralın yüceliğini oluşturuyor. Devletin gerçek birliği, bu iki uğrağın birliğinde yatar ve bu dış ve iç dolayımsızlık aracıyladır ki devletin birliği keyfilik, çıkarlar ye kanıların egemen olduğu özellik alanına düşme tehlikesinden korunur ve devletin gücünü azaltmak ve dağıtmakla tehdit eden taht çevresindeki hizipler savaşımından kurtarılır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bu iki uğrağı, istencin rastlantısı, keyfilik ve doğanın rastlantısı, doğum, öyleyse Haşmetli rastlantı oluşturuyor. Buna göre devletin gerçek birliğini rastlantı oluşturuyor. "İçsel ve dışsal bir dolayımsızlık" çatışmadan vb. nasıl kurtarabiliyor? Hegel'in bu olumlaması anlaşılması çok güç bir olumlama, çünkü feda edilecek olan işte bu dolayımsızlığın ta kendisidir. Hegel'in seçimli krallık hakkında söylediği, kalıtımsal krallık için haydi haydi geçerlidir: [sayfa 54] "Seçimli bir krallıkta, sistemin doğası son kararın özel istence bırakılmasını gerektirir ve bu yüzden siyasal anayapı, devlet gücünün özel istencin keyfine bırakılmasına yol açan bir seçim sözleşmesi halini alır ve bunun sonucu devletin güçleri de özel mülkiyet durumuna dönüşür" vb. § 282. "Suçluları bağışlama hakkı kralın hükümranlığından doğan bir haktır, çünkü Tinin olmuş bir şeyi olmamış durumuna getirmek ve suçu af ve unutmayla geçersiz kılmak konusunda sahip olduğu gücü gerçekleştirmek yalnızca ona mahsustur. |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Bağışlama hakkı, Bağış hakkıdır. Bağışlama, Hegel'in anlamlı bir biçimde yalnızca kralın yüklemi durumuna getirdiği olumsal keyfiliğin en yüksek dışavurumudur. Bu paragrafın ekinde Hegel, bağışlamanın kökeninde "nedenlere dayanmayan bir kar ar "in yattığını belirtiyor.
§. 283. "Kralın gücünde içkin ikinci uğrak özellik uğrağı ya da içeriğin belirlenimi ve evrensel kapsamına sokulması uğrağıdır. Bu uğrağın özel bir gerçeklik kazanabilmesi için, yüksek bir kurula [Bakanlar kurulu] ve onu oluşturacak bireylere gerek vardır. Bunlar günlük devlet işlerinin içeriğini ve başgösteren gereksinimlerin zorunlu kıldığı yasal düzenlemeleri, nesnel belirlenimleri, yani karar gerekçeleri, ilgili yasalar, koşullar vb. ile birlikte, kralın kararma sunarlar. Bu işlevlerle görevli bireyler kralın dolayımsız kişiliği ile ilişki içinde olduklarından, seçimleri ve geri alınmaları, kralın sınırsız keyfiliğine bağlıdır. "[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 284. "Yalnızca kararın, sorunun ve koşulların bilgisinin, kararın yasal ve öteki gerekçelerinin sunuluşunun dayandıkları nesnel görünümler sorumluluk yaratabilir, çünkü yalnızca onlar nesnel bir denetimden geçirilebilir. Bu nesnel görünümlerin belirlenimi kralın kişisel istencinden farklı bir kurulun işi olabildiği ölçüde, yalnızca bu kurullar ve onların bireysel üyeleri sorumluluk taşır. Son kararın kendisine bağlı olduğu öznellik olarak krala özgü yücelik, hükümet etkinliklerine ilişkin her türlü sorumluluğun üstündedir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] [sayfa 55] Hegel burada tamamen görgül bir biçimde, anayasal devletlerde genellikle belirlenmiş olduğu biçimiyle bakanlık gücünü betimlemekten başka bir şey yapmıyor. Felsefenin eklediği tek şey, bu "görgül olgu"yu bir bürünüm (varoluş) haline, "hükümdarın gücündeki özellik uğrağı"nın bir yüklemi haline dönüştürmektir. (Bakanlar hükümran istencin nesnel, ussal görünümünü simgeliyorlar. Bu nedenle sorumluluk onuru da onlara düşüyor, oysa kralın kendi imgesel "yücelik"iyle yetinmesi gerekiyor.) Öyleyse kurgusal uğrak son derece yoksul. Buna karşılık tüm açıklama tamamen görgül temellere, hem de çok soyut, çok kötü görgül temellere dayanıyor. Böylece örneğin bakanların seçimi kralın "sınırsız keyfiliğine" bırakılıyor, çünkü onlar "kralın dolayımsız kişiliği ile ilişki içinde"dirler, yani bakandırlar. Kralın oda uşağının "sınırsız" seçimi de mutlak İdeadan aynı biçimde çıkartılabilir. Daha da iyisi, bakanların sorumluluk anlayışının dayandığı kanıt: "yalnızca kararın, sorunun ve koşulların bilgisinin, kararın yasal ve öteki gerekçelerinin sunuluşunun dayandıkları nesnel görünümler sorumluluk yaratabilir, çünkü yalnızca onlar nesnel bir denetimden geçirilebilir." Açıktır ki "son kararın kendisine bağlı olduğu öznellik", katıksız öznellik, salt keyfi istek, nesnel hiçbir şeye sahip değil, "nesnel bir denetim"den geçirilmeleri gerekmiyor ve dolayısıyla hiçbir sorumlulukları yok ve bu belli bir birey keyfiliğin kutsallaşmış ve resmi bürünümü olarak ortaya çıkar çıkmaz böyle oluyor. Hegel'in kanıtlaması, eğer varolan anayasal önvarsayımlardan hareket edilirse, tartışmaya yer vermiyor, ancak Hegel bu önvarsayımları kanıtlamıyor, onların genel betimlemelerini çözümlemekten başka bir şey yapmıyor. Hegelci hukuk felsefesinin eleştirel olmayan niteliği de işte kanıtlama ve çözümlemenin bu birbirine karıştırılmasında yatıyor. § 285. "Hükümdarlık gücünün üçüncü uğrağı kendinde ve kendi-için evrensellikle ilgilidir. Bu evrensellik, öznel olarak kralın bilincinde, nesnel olarak da siyasal anayapı ve [sayfa 56] yasalar bütünlüğünde varolan bir evrenselliktir. Kralın gücü öteki uğrakları, öteki uğrakların her biri de kralın gücünü öngerektirir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 286. "Hükümdarlık gücünün, soyaçekim uyarınca tahtın düzenli kalıtımının vb. nesnel güvencesi şuna dayanıyor: Krallık devletin us tarafından belirlenen öteki uğraklarından ayrı bir gerçeklik oluşturduğu gibi bu öteki uğraklar da kendi-için kendi öz niteliklerine uygun hak ve görevlere sahiptirler. Ussal devlet örgütünde her organ, kendini kendi-için korurken, aynı zamanda öteki organları ve onların kendilerine özgün niteliklerini de korumuş olur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Hegel bu üçüncü uğrakla, bu "kendinde ve kendi-için evrensel" uğrağıyla, ilk iki uğrağı havaya uçurduğunu ve ilk iki uğrakla da üçüncüyü havaya uçurduğunu görmüyor. "Kralın gücü öteki uğrakları, öteki uğrakların her biri de kralın gücünü öngerektirir." Eğer bu olumlamayı mistik bakımdan değil de gerçek anlamda alırsak, kralın gücü doğumla verilmiş değil ama öteki uğraklar tarafından koyulmuş oluyor; öyleyse kalıtımsal değil ama değişken; bir başka deyişle devletin, öteki uğraklarını örgütlenmesine göre şu ya da bu devlet adamına almaşarak dağıtılan bir belirleniminden başka bir şey değil. Ussal bir örgenlikte kafa etten, beden demirden olamaz. Organlarının kendilerini korumaları için doğuştan eşit olmaları, aynı bir etten ve aynı bir kandan olmaları zorunludur. Ama kalıtımsal kral doğuştan eşit değildir, devletin öteki organlarından başka bir maddeden yapılmıştır. Devletin öteki organlarının usçu istenç biçemine, burada doğanın büyüsü karşı çıkıyor. Ayrıca organlar birbirlerini karşılıklı olarak ancak tüm örgenliğin akışkan olması ve organlardan her birinin bu akışkanlık içinde ve bu akışkanlık tarafından korunup aşılması, öyleyse hiçbirinin, burada devlet başkanının olduğu gibi, "hareketsiz" ve "değişmez" olmaması koşuluyla koruyabilirler. Düşüncesini belirginleştirirken Hegel, "doğuştan hükümdarlık" düşüncesini [sayfa 57] yadsımaktan başka bir şey yapmıyor. İkinci olarak sorumsuzluk. Eğer kral "anayapının tümünü" ve "yasa"ları çiğnerse sorumsuzluğu sona erer, şu basit nedenle ki anayapıya uygun davranmayı bırakmış olur. Oysa onu sorumsuz duruma getiren şey bu yasaların, bu anayapının ta kendileridir. İmdi bunlar kendi kendileriyle çelişkiye düşerler ve bu tek kayıt hem yasaları hem de anayapıyı yürürlükten kaldırır. Anayasal krallığın anayapısını sorumsuzluk oluşturur. Ama eğer Hegel, "krallık devletin us tarafından belirlenen öteki uğraklarından ayrı bir gerçeklik oluşturduğu gibi bu öteki uğraklar da kendi-için kendi öz niteliklerine uygun hak ve görevlere sahiptirler" karşılıklılığı ile yetinseydi, o zaman Ortaçağın siyasal anayapısını ister istemez organik bir örgüt olarak kabul etmek zorunda kalırdı. Gerçekten de o zaman dışsal bir zorunluluk aracıyla bir araya getirilmiş bir özel alanlar yığını vardı ve gerçekten de böyle bir sisteme ancak etten ve kemikten bir kral uygun düşebilirdi. Her belirlenimin kendi-için bir gerçeklik oluşturduğu bir devlette devletin hükümranlığının da özel bir bireyde ete kemiğe bürünmesi gerekiyor. Hükümdarın gücü ve devlet hükümranlığının ideası üzerindeki hegelci tezlerin özeti. |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
§ 279'un Yorumunda şöyle deniyor:
"Halkın hükümranlığından bir halkın, Büyük-Britanya halkı gibi dışa karşı bağımsız olması ve kendi öz devletini kurması anlamında söz edilebilir. Oysa İngiltere, İskoçya, İrlanda, Venedik, Cenova, Seylan vb. halkları, kendilerine özgü bir hükümdara ve kendilerine özgü hükümran bir hükümete sahip olmaktan çıkalı beri hükümran bir halk olmaktan da çıkmışlardır." Öyleyse halkın hükümranlığı burada milliyet oluyor; [sayfa 58] kralın hükümranlığı da milliyet oluyor; bir başka deyişle, krallığın ilkesi bir halkın hükümranlığının tek ve biricik biçimini oluşturan milliyet oluyor. Hükümranlığı gerçekte yalnızca milliyete dayanan bir halkın bir kralı vardır. Halkların çeşitli milliyetleri en iyi biçimde ancak çeşitli krallar tarafından dışavurulup güçlendirilebilirler. Mutlak bir birey ile bir başka mutlak birey arasında varolan büyük ayrım, bu milliyetler arasında da vardır. Yunanlar (ve Romalılar) hükümran bir halk oldukları için ve oldukları ölçüde bir milliyet oluşturuyorlardı. Germenler de bir milliyet oluşturdukları için ve oluşturdukları ölçüde hükümrandırlar. § 279'un aynı yorumunda şöyle de deniyor: "Tüzel kişi olarak adlandırılan şey, toplum, topluluk, aile, kendinde ne kadar somut olursa olsun, ancak soyut bir biçimde, bir uğrak olarak kendinde bir kişiliğe sahiptir. Kişilik, tüzel kişi içinde kendi gerçek varoluşuna erişemez. Buna karşılık devlet, Kavramın uğraklarının kendilerine özgü gerçeğe göre gerçekliğe eriştikleri bütünselliğin ta kendisidir." Tüzel kişi, toplum, aile vb. ancak soyut bir biçimde bir kişiliğe sahiptir; buna karşılık kralda, bir kişi devlete sahiptir. Gerçekte soyut-kişi kendi kişiliğine, ancak bu tüzel kişiler içinde gerçek bir varoluş (gerçeklik) kazandırıyor. Ancak Hegel toplumu, aileyi vb., genel olarak tüzel kişiyi gerçek, görgül kişinin gerçekleşmesi olarak değil, ama tersine, kişilik uğrağına ilkin kendinde soyut olarak sahip bulunan gerçek kişi olarak düşünüyor. Bu nedenle Hegel'de gerçek kişi devlet haline gelmiyor, devlet gerçek bir kişi haline geliyor. Devleti kişinin en yüksek gerçekliği, insanın en yüksek toplumsal gerçekliği olarak açıklayacak yerde Hegel, tekil bir görgül bireyi, görgül bir kişiyi devletin en yüksek gerçekliği olarak gösteriyor. Nesnelin öznel, öznelin de nesnel durumuna bu ters çevrilmesi, Hegel soyut tözün, İdeanın yaşamöyküsünü yazmaktan başka bir istek beslemediği için, insanal etkinliği başka bir şeyin etkinliği ve etkinlik sonucu olarak [sayfa 59] göstermek zorunda olmasından ve öte yandan insanın kendi-için varlığının tek etkinliğinin, Hegel'e göre insanın kendi gerçek, insanal varoluşunda gerçekleştirdiği etkinlik değil ama imgesel bir bireysellik olarak gerçekleştirdiği etkinlik olmasından ileri geliyor. Aslında bu ikili tersine çevirme zorunlu sonuç olarak, en küçük bir eleştiri duygusu olmaksızın Hegel'in, tamamen görgül bir varoluşu İdeanın gerçek hakikati durumuna dönüştürmesini veriyor, çünkü onun için hiçbir zaman görgül varoluşu kendi gerçeğine eriştirmek değil ama hakikati görgül bir varoluşa eriştirmek gerekiyor. Bu yüzden en yakın görgül bireyselliği İdeanın gerçek uğrağı durumuna dönüştürüyor. (Görgül olguyu spekülasyon ve spekülasyonu görgül olgu durumuna bu zorunlu tersine çevirmeyi ilerde yeniden ele alacağız.) Bu işte gizemli ve derin bir şeyin söz konusu olduğu izlenimi işte bu biçimde yaratılıyor. İnsan doğan bir varlıktır, fizik doğumla dünyaya gelen bu varlık toplumsal vb. bir insan, bir yurttaş olur, insan ne olduysa doğmasıyla olur demek çok bayağı bir anlatım oluşturuyor. Ama devlet ideası dolayımsız olarak doğuyor ve hükümdarın doğumu sırasında görgül bir varoluş olarak o da doğuyor demek çok derin, çok etkili bir anlatım oluşturuyor. Bu biçimde hiçbir yeni içerik elde edilmiyor; değişen yalnızca eski içeriğin biçimi oluyor. Eski içerik böylece felsefel bir biçim, felsefel bir belgeyle donatılmış oluyor. Bu gizemli spekülasyonun bir başka sonucu da şudur ki özel bir görgül varoluş, tekil bir görgül varoluş, bütün ötekilerin tersine, İdeanın varoluşu (bürünümü) olarak kavranıyor. İdea tarafından koyulan özel bir görgül varoluşu görmek ve böylece her adımda Tanrının bir ete kemiğe bürünmesiyle karşılaşmak yeniden derin bir gizemli etki yaratıyor. Örneğin, eğer ailenin, sivil toplumun, devletin vb. irdelenmesinde, insanın bu toplumsal varoluş biçimleri onun varlığının (özünün) gerçekleşme ve nesnelleşmesi olarak gözönünde bulundurulsaydı, o zaman aile, sivil toplum vb. tek bir özneye, bütün bu varlıkların varlığı (özlerin özü) olarak [sayfa 60] insana bağlı nitelikler olarak görünürlerdi; ama bu varlıklar ayrıca insanın gerçek evrenselliği olarak, bütün insanlarda ortak olan şey olarak da görünürlerdi. Eğer buna karşılık aile, burjuva-sivil toplum, devlet vb. İdeanın, özne olarak tözün belirlenimlerinden başka bir şey değilseler, o zaman bu belirlenimlerin [farklı] görgül gerçeklikler oluşturmaları gerekir ve o zaman burjuva-sivil toplum İdeasının kendisinde geliştiği insanlar yığını burjuvaları, oysa [devlet ideasının kendilerinde geliştiği] ötekiler yurttaşları oluşturur. Açıkçası bir allegoriden başka bir şey söz konusu olmadığına göre, herhangi bir görgül varlığa gerçekleşen ideanın anlamını atfetmekten başka bir şey söz konusu olmadığına göre, bu seçilmiş insanların rollerini İdeanın yaşamının bir uğrağının belirli bir katışması durumuna gelir gelmez yerine getirecekleri kendiliğinden anlaşılıyor. Evrensel her yerde özel ve belirlenmiş bir şey olarak görünüyor, oysa tekil [birey] hiçbir yerde kendi gerçek evrenselliğine erişmiyor. Bu nedenle en soyut, her türlü gerçek toplumsal gerçeklikten en uzak belirlenimler, örneğin devletin doğal temelleri (hükümdarın doğuşu) ya da özel mülkiyet (meşruta[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]]), bazı insanlarda dolayımsız olarak ete kemiğe bürünen en yüksek İdealar olarak görünüyor. Ve bu da kendiliğinden anlaşılıyor. Doğru yol tersine çevriliyor. En basit en karmaşık, en karmaşık da en basit oluyor. Hareket noktası olması gereken şey gizemli sonuç, ussal sonuç olması gereken şey gizemli hareket noktası durumuna geliyor. Ama kralın kendinde devlete sahip soyut kişi olduğunu söylemek, devletin özünün soyut kişi, özel kişi olduğunu söylemek anlamına geliyor. Devlet kendi gizini yalnızca kendi doruğunda ortaya koyuyor: Hükümdar, özel kişi ile devlet arasındaki genel ilişkinin kendisinde gerçekleştiği tek kişi oluyor. Hükümdarın kalıtımı, onun kavramından kaynaklanıyor. Hükümdarın bütün öteki kişilerden, tüm insan cinsinden [sayfa 61] tam anlamıyla farklı bir kişi olması gerekiyor. Ama bir kişinin tüm öteki kişilerden farkının son ve sarsılmaz temeli nedir? Beden. Bedenin en yüksek işlevi cinsel etkinliktir. Hükümdarın en yüksek anayapısal eylemi onun cinsel etkinliğini oluşturuyor, çünkü hükümdar bu etkinlikle bir kral yapıyor ve kendi bedenini sürdürüyor. Oğlunun bedeni kendi öz bedeninin yeniden üretimi, bir kral bedeninin yaratılması oluyor. |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
) Hükümet gücü
§ 287. "Hükümdarın karar uğrağı ile bu kararların yerine getirilmesi ve uygulanması ve daha genel olarak önceki kararların sürekli uygulanması, varolan yasaların, düzenlemelerin ve topluluksal ereklere yönelik örgütlerin vb. korunması uğrağı arasında bir ayrım yapılması gerekir. Genel olarak bu kapsam içine alma işlevi, aynı zamanda yargı gücü ile yönetim gücünü de kapsayan hükümetin görevidir. Bu güçler burjuva-sivil toplumun özel işleriyle dolayımsız bir ilişki içindedirler ve özel erekler içindeki genel çıkan doğrulamakla görevlidirler."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Hükümet gücünün alışılmış açıklaması budur. Hegel'e özgü olarak kabul edilebilecek olan şey, hükümet gücünü, yönetim gücünü ve yargı gücünü birleştirmesidir, oysa genellikle yönetim gücü ve yargı gücü karşıt güçler olarak incelenir. § 288. "Toplulukların özel çıkarları burjuva-sivil toplum alanına girer ve dolayısıyla kendinde ve kendi-için evrensel olarak devletin dışında yer alırlar (§ 256). Bu çıkarların yönetimi, korporasyonların (§ 251), belediyelerin, meslek örgütlerinin, zümrelerin ve onların başkan, müdür vb. yöneticilerinin işidir. Bunların uğraştıkları işler, bir yandan bu özel alanların özel mülkiyet ve çıkarlarıdır ve bu bakımdan yetkeleri zümre arkadaşlarının ve burjuvaların güvenine dayanır; ama öte yandan bu alanların, devletin yüksek çıkarma bağımlılaştırılmaları da gerekir. Bu iki nedenle, genel olarak, [sayfa 62] bu görevlerin verilmesinin karma bir sistemle gerçekleştirilmesi, bütün ilgililer tarafından seçilen yöneticilerin en yüksek yetke tarafından tanınıp onaylanması gerekir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bazı ülkelerdeki görgül durumun basit bir betimlemesidir bu. § 289. "Bu özel haklar ortasında kendi evrenselliği içindeki devletin genel çıkar ve yaşattığının korunması, birincilerin ikincilere indirgenmesi, hükümet gücünün temsilcileri ve özellikle uygulama memurlarının, ayrıca kurulsal bir biçimde örgütlenen yüksek danışma ve karar yetkililerinin de bir gözetim ve denetimini gerektirir ve bu hiyerarşik örgütün tepe noktası kralın hemen yakınlarında yer alır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Hegel hükümet gücü üzerine gelişmiş hiçbir çözümleme yapmıyor. Ama bunu yaptığını varsaysak bile, bu gücün basit bir işlev ya da genel olarak yurttaşların bir belirleniminden daha çok bir şey olduğunu ortaya koymuyor. Eğer bu gücü özel ve ayrı bir güç olarak anlatıyorsa, bunu yalnızca "burjuva-sivil toplumun özel çıkarları"nı, "kendinde ve kendi-için evrensel olarak devletin dışında" yer alan çıkarlar olarak düşündüğü için yapıyor: "Burjuva-sivil toplumun herkesin bireysel çıkarının herkese karşı savaş alanı olması gibi, burada da bir yandan özel çıkarların özel topluluk çıkarlarıyla, öte yandan bu iki çıkar tipinin bir arada devletle, onun kendine özgü örgütü ve yüksek görüş noktasıyla çatışması yer alır. Özel alanların yasal hakkından doğan korporatif tin şimdi devlet tinine dönüşür, çünkü kendi özel ereklerine erişme aracını devlette bulur. Yurttaşların yurtseverlik gizleri de işte burada ortaya çıkar; yurttaşlar devleti kendi tözleri olarak görürler, çünkü bu özel alanların ve bu alanlara bağlı olan her şeyin, yani haklarının, yetkelerinin ve gönençlerinin korunmasını güvence altına alan, devlettir. Korporatif tin, özelin evrenseldeki kökleşmesini dolayımsız bir biçimde içerir ve yurttaş tinindeki [sayfa 63] güçlü ve derin devlet duygusunu da işte bu durum açıklar." Bu metin: 1. Burjuva-sivil toplumun bellum omnium contra omnes [herkesin herkese karşı savaşı] olarak tanımlanması nedeniyle; 2. Özel çıkar "yurttaşların yurtseverlik gizi" olarak ve "güçlü ve derin devlet duygusu" olarak gösterildiği için; 3. "Burjuva", evrenselle çelişen özel çıkar insanı, burjuva-sivil toplumun yurttaşı, kendi bireyselliği içinde donup kalmış bir birey olarak düşünüldüğü ve aynı şekilde kendi bireysellikleri içinde donup kalmış öteki bireyler biçimindeki devlet de işte bu bireye indirgenmiş "yurttaş" ile çeliştiği için dikkate değer. Eğer Hegel "aile"yi ve ardından da "burjuva-sivil toplum"u bir devlet üyesi her bireyin içinde olan belirlenimler olarak tanımlasaydı, devlete ilişkin nitelikleri de bu aynı bireyin içinde olan öteki belirlenimler olarak tanımlardı diye düşünülebilir. Ama Hegel'de kendi toplumsal özünün yeni belirlenimlerini bu aynı birey geliştirmiyor. Kendi kendinden başlayarak bu belirlenimleri istencin özünün geliştirdiği ileri sürülüyor. Devletin görgül, farklı ve ayrı güncel varoluş biçimleri, [istencin özünün özgelişmesinden doğan] bu belirlenimlerden birinin dolayımsız bürünümleri olarak düşünülüyor. Evrenselin kendisi özerkleştirilmiş bir özlük olarak inceleniyor ve üstelik kendi görgül varoluşuyla karıştırılıyor. Aynı şekilde, en küçük bir eleştiri duygusu olmaksızın, güncel sınırlı düzen hemen İdeanın dışavurumu olarak kabul ediliyor. Burada Hegel, ailesel varlık olarak insandan söz ettiği zaman, burjuvaya eşit bir ölçüde, onu bütün öteki nitelikleri dıştalayan değişmez nitelikte bir soy olarak incelemediği zaman, kendi kendisiyle çelişiyor. § 290. "Hükümetin işleyişi de işbölümüne bağlıdır [...] Yetkililer örgütünün üçlü bir gerekirliği yerine getirmek [sayfa 64] bakımından biçimsel ama güç bir görevi vardır. Şöyle ki [a] sivil yaşam aşağıda somut olduğuna göre, somut bir biçimde yönetilmelidir; [b] hükümet çalışması uzmanlaşmış memurlara bırakılan ve çeşitli yönetim merkezleri oluşturan soyut dallara bölünmelidir; ve ensonu [c] bu çeşitli yönetsel merkezlerin etkinlikleri, aşağıya doğru olduğu kadar en yüksek devlet yetkilileri içinde de toptan ve somut bir denetim sağlamak amacıyla eşgüdümlenmelidir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bu paragrafın Ekini daha ilerde ele alacağız. § 291. "Yönetsel işlevler nesnel nitelikte işlevlerdir; § 287'de söylendiği gibi, bu işlevlerin tözsel içeriği daha önceki kararlarda belirlenmiştir ve bu işlevlerin bireyler tarafından yerine getirilmeleri gerekir. Birey ve yönetsel çalışma arasında hiçbir doğal ve dolayımsız bağ yoktur. Dolayısıyla memurlar doğal yetenekleri ya da doğumları nedeniyle seçilmezler. Atanmalarının nesnel etkenini bilgi ve yeteneklerin sınavla doğrulanması oluşturur. Sınav devlete gereksinimlerinin karşılanacağı, yurttaşa da evrensel [memurlar] sınıfına girme olanağı güvencesini sağlar."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 292. "Memurların seçimindeki nesnel ölçütü dahilik oluşturmaz (sanatta olduğu gibi); öyleyse birçok aday çıkabilir ve bunların değerleri mutlak bir kesinlikle saptanamaz. Ayrıca birey ve görev birbirine göre olumsal bir nitelik taşırlar. Öyleyse bir mevki için filanca kişinin seçilip bir kamu görevini yerine getirme yetkisinin birçok aday arasından ona verilmesinde öznel bir yan vardır. Aslında bu durumda son söz, devletin hükümran gücü olarak krala aittir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 293. "Kralın yetkililere bıraktığı çeşitli kamu görevleri, kralın özünde olan hükümranlığın nesnel görünümünün bir parçasını oluşturur. Bu görevlerin özgül farklılıkları eşyanın doğasından kaynaklanır ve memurların etkinliği bir ödevin yerine getirilmesinden başka bir şey olmadığına göre, görevleri de olumsallıktan kurtulmuş bir hak oluşturur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Burada dikkat etmemiz gereken tek nokta, "kralın özünde [sayfa 65] olan hükümranlığın nesnel görünümü"dür. § 294. "Hükümdarın bir kararıyla bir kamu görevine atanan birey (§ 292), durumunun tözü ve atanmasının koşulu olan görevini yerine getirmek zorundadır. Memurun, ona kişisel çıkarlarını karşılamak (§ 264) ve gerek dış baskılar, gerekse öznel etkiler karşısında kendi yaşam ve etkinliğindeki bağımsızlığını korumak olanağını sağlayan aylığı, bu tözsel ilişkinin sonucudur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] "Devlet hizmeti", deniyor bu paragrafın Yorumunda, "öznel ereklerin bencil ve keyfi tatmininin feda edilmesini gerektirir; devlet hizmetinin yasal olarak kabul ettiği tek tatmin, ödevin yerine getirilmesidir. Özel çıkar ile genel çıkarın, devletin ilkesini oluşturan ve onun iç sağlamlığını yaratan birliği de işte burada yatar (§ 260)." "Memurların özel gereksinimlerinin güvenli tatmini, memurları bu gereksinimleri ödev ve etkililik zararına karşılama çareleri aramaya götürebilecek dışsal baskılan ortadan kaldırır. Devleti simgelemekle görevli kişiler, devletin evrensel gücünde öznelin öteki belirtilerine, yani genel çıkarın savunulmasıyla özel çıkarları zarara uğrayabilen yönetilenlerin kişisel tutkularına karşı gereksinim duydukları korunmayı bulurlar." § 295. "Yetkililerin ve memurların güçlerini kötüye kullanmalarına karşı devletin ve yönetilenlerin korunması, bir yandan dolayımsız olarak memurların hiyerarşik örgütlenme ve [üstleri karşısındaki] sorumlulukları tarafından; öte yandan komünlerin ve korporasyonların sahip bulundukları yetkiler tarafından güvenceye bağlanır. Komün ve korporasyonlara tanınan bu yetkiler, memurlara tanınan gücün kullanılmasına bireysel keyfiliğin karışmasını önlerler. Böylece memurların bireysel eylemlerinin ayrıntıları üzerinde yetersiz kalan yukardan [hiyerarşik yoldan] denetim, aşağıdan tamamlanır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 296. "Tutku yokluğunun, dürüstlüğün ve iyi dilekliliğin memurlar arasında bir gelenek haline gelmesi için, yönetsel bilimlerin ediniminde, mesleğin öğrenilmesinde, gerçek çalışmada vb. mekanik ve göreneksel olarak kafada ne varsa dengeleyen doğrudan bir yurttaşsal ve entelektüel eğitim ve öğretim gerekir. Öte yandan devletin büyüklüğü de özsel bir [sayfa 66] etken oluşturur, çünkü bu büyüklük ailesel ve kişisel ilişkilerin önemini azalttığı gibi öç ve kin duygularını da güçten düşürüp köreltir. Büyük devletlerde ortaya çıkan büyük sorunlar ele alındığı zaman öznel görüş noktaları yitip gider ve evrensel çıkar, görüş ve etkinliklere alışkanlık işte böyle sağlanır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 297. "Hükümet üyeleri ve devlet memurları, halk yığınının hukuk bilincini ve kültürlü zekasını içinde taşıyan orta sınıfın ana bölümünü oluşturur. Bu sınıfın tek başına bir aristokrasi oluşturmasından ve kültür ve yeteneklerin keyfi bir egemenlik aletleri durumuna gelmesinden kaçınmak için, hükümranlık kurumları ve korporasyon hakları onu yukardan ve aşağıdan sınırlandırırlar."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] "Ek. Devlet bilinci ve en parlak kültür, memurları da kapsayan orta sınıfta bulunur. Dürüstlük ve zekâ bakımından bu sınıf, devletin orta direğini oluşturur. Orta sınıfsız bir devlet, aşağı bir düzeyde yer alır. Örneğin Rusya'da yalnızca bir seriler yığını ve yöneten bir sınıf vardır. Bu orta sınıfın oluşması devlet için çok büyük bir yarar taşır. Ama bu durum ancak devlet, incelemiş olduğumuz gibi organik bir birliğe sahip bulunduğu zaman, yani devlet görece bağımsız topluluklara belli bir yetki tanıdığı ve bu özel toplulukların donatılmış oldukları haklarla kendi kendine keyfiliği etkisizleştirilmiş bir duruma getirilen bir memurlar aygıtı yarattığı zaman gerçekleşebilir. Evrensel bir hakka göre davranış ve böyle davranmak alışkanlığı, bu özerk toplulukların bürokrasiye karşı gösterdikleri direnmeden doğar." Hegel'in "hükümet gücü" konusunda söylediklerine felsefel açıklama adı verilemez. Paragrafların çoğu, sözcüğü sözcüğüne Prusya yurttaşlık yasasında yer alabilirdi. Bununla birlikte gerçek anlamıyla yönetim açıklamanın en güç noktasını oluşturuyor. Hegel "yönetim" gücü ile "yargı" gücünü burjuva-sivil toplum alanına bağladığına göre, hükümet gücü gerçekte bürokrasi adıyla açıkladığı yönetimden başka bir şey olmuyor. Bürokrasi ilk öngerekirlik olarak burjuva-sivil toplumun "korporasyon"lardaki "özyönetim"ini ele geçiriyor. Buna eklenen [sayfa 67] tek belirlenimi de yöneticilerin, yetkililerin vb. seçimlerinin, yurttaşların seçiminin gerçek anlamıyla hükümet gücü tarafından (Hegel'in deyişiyle "en yüksek yetke" tarafından) doğrulanması gereken karma bir sisteme göre yapılması gerektiği oluşturuyor. Bu alanın üstünde ve "devletin genel çıkar ve yasallığının korunması" ereğiyle, "hükümet gücünün temsilcileri", yani krala doğru yönelen "bu uygulama memurları" ve "kurulsal" yetkililer yer alıyor [bkz. § 289]. "Hükümetin işleyişi"nde "işbölümü" var [§ 290]. Bireyler yönetsel çalışmaya yetenekli olduklarını kanıtlamak, yani sınavlarda başarı kazanmak zorundadırlar [§ 291]. Kamu görevleri için belirli bireyleri seçmek, kralın gücüne aittir [§ 292]. Kamu görevlerinin farklılığı "eşyanın doğasından kaynaklanıyor [§ 293]. Kamu görevi memurların ödev ve yönelimini oluşturuyor. Öyleyse memurlara devlet tarafından aylık ödenmesi gerekiyor [§ 294]. Bürokrasinin gücünü kötüye kullanmasına karşı güvence, bir yandan memurların hiyerarşi ve sorumluluğu, öte yandan komün ve korporasyonların yetkileri ile sağlanıyor [§ 295]. Bürokrasinin insanca davranışı, bir yandan onun "yurttaşsal ve entelektüel kültürüne, öte yandan devletin büyüklüğüne bağlı [§ 296]. Memurlar "orta sınıfın ana bölümünü" oluşturuyor [§ 297]. Toplumu bu bürokrasinin "keyfi bir egemenlik" ile donatılmış yeni bir "aristokrasi" durumuna dönüşmesine karşı, bir yandan onu "yukardan" sınırlandıran hükümranlık, öte yandan "aşağıdan" sınırlandıran "korporasyon hakları" koruyor. "Orta sınıf "kültür" sınıfıdır. Voilà tout [işte bu kadar]. Hegel bize bürokrasinin, kısmen gerçekten olduğu gibi, kısmen de onun varoluşu üzerindeki düşüncesine göre, görgül bir betimlemesini veriyor. Ve böylece o sıkıntılı "hükümet gücü" bölümü de baştan savulmuş bulunuyor. Hegel'in hareket noktasını "devlet" ve "burjuva-sivil" toplum arasındaki, "özel çıkarlar" ile "kendinde ve kendi-için evrensel" arasındaki ayrılık oluşturuyor ve gerçekte bürokrasi de bu ayrılığa dayanıyor. Hegel "korporasyonlar"ın varoluşu [sayfa 68] önvarsayımından hareket ediyor ve gerçekte bürokrasi de korporasyonları, hiç değilse "korporasyon tini"ni önceden varsayıyor. Hegelci açıklamada bürokrasinin [etkinliğinin] içeriği hiçbir zaman söz konusu edilmiyor; yalnızca bürokrasinin "biçimsel" örgütlenmesinin bazı genel belirlenimleri söz konusu ediliyor ve gerçekte bürokrasi de kendi dışında yer alan bir içeriğin "biçimcilik"inden başka bir şey oluşturmuyor. Korporasyonlar bürokrasinin materyalizmini [özdekçiliğini]; bürokrasi korporasyonların spiritüalizmini [tinselciliğini] oluşturuyor. Korporasyon burjuva-sivil toplumun bürokrasisini; bürokrasi devletin korporasyonunu oluşturuyor. Bu nedenle gerçeklikte, "devletin burjuva-sivil toplumu" olarak bürokrasi, "burjuva-sivil toplumun devleti" olarak korporasyonların tersi oluyor. Bürokrasinin yeni bir ilke olarak ortaya çıktığı yerde, devletin genel çıkarının kendi-için "aparte" [ayrı] ve öyleyse "gerçek" bir çıkar durumuna dönüşmeye başladığı yerde, tıpkı her sonucun kendi önvarsayımlarının varoluşuna karşı savaşması gibi, bürokrasi de korporasyonlara karşı savaşıyor. Ama devletin gerçek yaşamı, gerçek siyasal yaşam uyanmaya ve burjuva-sivil toplum kendi öz ussallık gereksiniminin itişiyle korporasyonlardan kurtulmaya başlar başlamaz, bürokrasi onları yeniden diriltip canlandırmaya çalışıyor; çünkü "burjuva-sivil toplumun devleti" ile birlikte "devletin burjuva-sivil toplumu" da ortadan kalkıyor. Tinselcilik kendi karşıtı olan özdekçilikle aynı zamanda ortadan kalkıyor. Yeni bir ilke varoluşa karşı değil ama bu varoluşun ilkesine karşı savaşıma başlar başlamaz, sonuç da kendi önvarsayımlarının varoluşunu sürdürmek için savaşıyor. Toplumda korporasyonu yaratan aynı tin, devlette bürokrasiyi yaratıyor. Öyleyse korporatif tin saldırıya uğrar uğramaz, bürokratik tin de saldırıya uğruyor. Eğer daha önce bürokrasi, kendi öz varoluşuna bir alan yaratmak için korporasyonların varoluşuyla savaşıyorduysa, şimdi korporatif tini, kendi öz tinini kurtarmak için korporasyonların varoluşunu zorla sürdürmeye çalışıyor. [sayfa 69] "Bürokrasi", burjuva-sivil toplumun "devlet biçimciliği" ni oluşturuyor. Özel çıkar genel çıkara karşı genel bir şey olarak ortaya çıktığı sürece, "genel çıkar" özel çıkara karşı "özel" bir şey olarak ortaya çıkamıyor. Öyleyse bürokrasi kendi öz tinini, yani genel çıkarın imgesel özelliğini korumak için, özel çıkarın gene imgesel evrenselliği olarak korporatif tini korumak zorunda kalıyor. Korporasyon devlet olmak istedikçe, devlet korporasyon olmak zorunda kalıyor. Bürokrasi, hepsi de bir korporasyon içinde ete kemiğe bürünen, öyleyse devlet içinde özel ve kapalı bir toplum meydana getiren "devletin bilinci"ni, "devletin istenci"ni ve "devletin gücü"nü oluşturuyor. Ama bürokrasi imgesel güçler olarak korporasyonlara gereksinim duyuyor. Gerçi her korporasyon kendi özel çıkarlarını bürokrasiye karşı savunmak istiyor, ama öteki korporasyona karşı, öteki özel çıkara karşı da bürokrasiyi istiyor. Eksiksiz korporasyon olarak bürokrasi, öyleyse eksik bürokrasi olarak korporasyona karşı zafer kazanıyor. Bürokrasi korporasyonu bir görünüşe indirgiyor ya da basit bir görünüşe indirgemek istiyor, ama aynı zamanda bu görünüşün varolmasını ve kendi öz varlığına inanmasını da istiyor. Korporasyon burjuva-sivil toplumun devlet olmak girişimini simgeliyor, ama bürokrasi devleti ve gerçekten burjuva-sivil toplum durumuna dönüşmüş bir devleti oluşturuyor. Bürokrasi "devlet biçimciliği"ni oluşturuyor, "biçimcilik olarak siyasal devlet"i oluşturuyor ve Hegel de bürokrasiyi böyle bir biçimcilik olarak betimliyor. Bu "devlet biçimciliği" gerçek bir güç olarak meydana getirildiği ve kendi öz maddesel içeriğini kendine kendi sağladığı için bürokrasi, bir pratik yanılsamalar dokumasından başka bir şey olamıyor; "devlet yanılsamasından, "siyasal yanılsama"dan başka bir şey olamıyor. Bürokratik tin köküne kadar cizvitçe, köküne kadar tanrıbilimsel bir tin oluşturuyor. Bürokrasi la republique pretre [bir rahipler topluluğu] anlamına geliyor. Bürokrasi, kendi özüne göre, "biçimcilik olarak devlet" olduğuna göre, kendi ereğine göre de öyle oluyor. Devletin gerçek gerçekliğine uygun düşen her özlem, bürokrasiye devlete [sayfa 70] karşı bir tehdit olarak görünüyor. Bürokrasinin tini, "devletin biçimsel tini" demektir ve bu da Tini oluşturan her şeyin [bilinç, etkinlik vb.] devletteki gerçek yokluğundan başka bir anlama gelmiyor. "Devletin biçimsel tini"ni olumlamak ve bu edilgenlik, özgürlüksüzlük, bilinçsizlik vb. durumunu koruyup sürdürmek, bürokrasi için kesin bir buyruk oluşturuyor. Bürokrasi kendini devletin son ereği olarak görüyor. Kendi "biçimsel" ereklerini kendi içeriği durumuna getirdiği için bürokrasi, "gerçek" ereklerle her yerde anlaşmazlığa düşüyor. Biçimseli içerik, içeriği biçimsel sanmaya mahkûm oluyor. Devletin erekleri bürokrasinin erekleri ve bürokrasinin erekleri de devletin erekleri durumuna dönüşüyor. Bürokrasi, kimsenin içinden kaçamayacağı bir daire oluşturuyor. Bürokrasinin hiyerarşisi, bilginin hiyerarşisi durumuna geliyor. Tepe, ayrıntıyı bilme işini aşağı halkalara havale ediyor, aşağı halkalar geneli bilme işinde tepeye güveniyor ve böylece birbirlerini karşılıklı olarak aldatıyorlar. Bürokrasi, gerçek devletin yanındaki imgesel devleti, devletin tinselciliğini oluşturuyor. Öyleyse her şeyin, biri gerçek, öteki bürokratik olmak üzere iki anlamı var, tıpkı bilmenin de biri gerçek, öteki bürokratik iki bilme olması gibi. İstenç konusunda da aynı şey geçerli. Ama gerçek varlık kendi bürokratik, aşkın, tinsel özüne göre düşünülüyor. Bürokrasi devletin özünü, toplumun tinsel özünü kendi elmenliğinde [zilyetliğinde] tutuyor; bu öz onun özel mülkiyetini oluşturuyor. Bürokrasinin evrensel tinini, bürokrasinin içinde hiyerarşi ile, bürokrasinin dışında onun kapalı korporasyon niteliğiyle korunan giz, esrar oluşturuyor. Siyasal tinin, hatta yurttaş tininin her kamusal belirtisi, bürokrasiye kendi esrarına karşı bir ihanet olarak görünüyor. Yetke onun bilmesinin ilkesini ve yetketaparlık da düşünme biçimini oluşturuyor. Ama bürokrasinin içinde tinselcilik, gerçekte kaba bir özdekçiliğe, edilgen boyun eğme, yetkeye inanç özdekçiliğine, biçimsel pratiklerin, donup kalmış ilke, görüş ve geleneklerin görenekçi yinelenmesine dayanan mekanik özdekçiliğe dönüşüyor. Bireysel olarak alınan bürokrata gelince, [sayfa 71] devletin ereği onun özel ereği durumuna, bir mevki avcılığı, bir kariyer yapma durumuna dönüşüyor. İlk olarak bürokrat, gerçek yaşamı özdeksel bir yaşam olarak görüyor, çünkü ona göre bu yaşamın tini, gerçekte ayrı ve özerkleşmiş bir gerçeklik oluşturan bürokraside bulunuyor. Bu nedenle bürokrasinin, yaşamı elden geldiğince özdeksel [edilgen] bir duruma getirmesi gerekiyor. İkinci olarak her bürokrat, bürokratik etkinliğin nesnesi olduğu kadarıyla kendi öz yaşamının özdeksel [edilgen] bir yaşam olduğunu biliyor, çünkü bu yaşamın tini [yüksek yetkeler tarafından] ona buyrulmuş, ereği kendi dışında yer almış [= hiyerarşi tarafından saptanmış] ve gerçekliği büronun [her türlü kişisel özellikten uzak ve göreneksel] gerçekliği durumuna gelmiş bulunuyor. Ona göre devlet yalnızca donmuş birçok bürokratik tin biçiminde var oluyor ve bu bürokratik tinler de birbirine yalnızca hiyerarşi ve edilgen boyun eğme aracıyla bağlanıyor. Gerçek bilim ona boş bir bilim, gerçek yaşam ona ölü bir yaşam olarak görünüyor, çünkü onun imgesel bilimi ve imgesel yaşamı kendine özsel bilim ve özsel yaşam süsünü veriyor. Öyleyse bürokrat gerçek devlet karşısında, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, cizvitçe davranmak zorunda kalıyor. Ama bu cizvitlik eğer kendinin bilincine erişirse, zorunlu olarak yönelimsel [kasıtlı] bir cizvitlik durumuna geliyor. Bürokrasi, yukarda sözünü ettiğimiz tiksindirici özdekçiliği oluşturuyor. Buna karşılık bürokrasinin tiksindirici tinselciliği de her şeyi yapmak istemesinde, yani istenci bir causa prima, bir ilk neden durumuna getirmesinde ortaya çıkıyor; çünkü bürokrasi kendini etkinliğe adadığı ve içeriğini dışardan aldığı için, varoluşunu ancak bu içeriğe bir biçim ve bir sınır vererek gösterebiliyor. Bürokrat dünyada kendi etkinliğinin basit bir nesnesinden başka bir şey görmüyor. Hegel hükümet gücünü "krala bağlı hükümranlığın nesnel görünümü" olarak adlandırdığı zaman hükümranlığın, kutsal üçlemin [teslis] içerik ve tininin gerçek varoluşunu katolik kilisenin oluşturduğu anlamında doğru bir şey söylüyor. Bürokraside devlet çıkarı ile tikel özel erek özdeşliği o [sayfa 72] biçimde koyuluyor ki, devlet çıkarı öteki özel çıkarlar karşısında tikel bir özel erek durumuna dönüşüyor. Bürokrasinin kaldırılması ancak genel çıkar, Hegel'de olduğu gibi salt düşüncede, salt soyutlamada değil ama gerçekten özel çıkar durumuna geldiği zaman olanaklıdır ve bu da ancak özel çıkar gerçekten genel çıkar durumuna geldiği zaman gerçekleşebiliyor. Hegel gerçek olmayan bir karşıtlıktan hareket ediyor ve sonuç olarak imgesel ve gerçeklikte karşıtlığı yeniden kuran bir özdeşlikten başka bir şeye erişmiyor. Bürokrasi işte bu tür bir özdeşlik oluşturuyor. Şimdi açıklamasını ayrıntılı olarak izleyelim. Hegel'in hükümet gücü üzerine verdiği tek belirlenimi, bireysel ve özelin genel vb. altında "kapsanması" oluşturuyor. Hegel bununla yetiniyor. Bir yandan özelin vb. "kapsanması" kategorimiz var. Öte yandan bu kategorinin gerçekleşmesi gerekiyor. O zaman Hegel Prusya devletinin ya da çağdaş devletin (olduğu gibi ve hiçbir şey değiştirmeden) görgül varoluşlarından [örgütlerinden] ve ötekiler arasında bu kategoriyi de gerçekleştiren herhangi birini alıyor ve bunu da söz konusu kategorinin o varoluşun [o örgütün] özgül varlığını hiçbir zaman dışavurmamasından bağımsız olarak yapıyor. Uygulamalı matematik de bir kapsam içine alma oluşturuyor. Hegel kapsam içine almanın ussal ve upuygun biçiminin bu olup olmadığını kendine sormuyor. Yalnızca Bir kategoriden çoğunu istemiyor ve ona uygun düşen bir varoluş bulmakla yetiniyor. Hegel Mantık'ına siyasal bir beden veriyor, siyasal bedenin mantığını vermiyor (§ 287). Korporasyonların, komünlerin hükümetle ilişkileri konusunda, ilkin yönetimlerinin (yöneticilerinin atanmasının) "karma bir sistemle gerçekleştirilmesinin, bütün ilgililer tarafından seçilen yöneticilerin en yüksek yetke tarafından tanınıp onaylanmasının" gerektiğini öğreniyoruz. Komün ve korporasyonlar yöneticilerinin karma seçimi öyleyse burjuva-sivil toplum ile devlet ya da hükümet gücü arasında ilk ilişki, onların ilk özdeşliği oluyor (§ 288). Hegel'e göre bu [sayfa 73] ilişki, henüz çok yüzeysel bir ilişki, bir mixtum compositum, bir "karma" oluşturuyor. Özdeşlik ne kadar yüzeysel oluyorsa, karşıtlık o kadar derin oluyor: "Bunların (korporasyonların, komünlerin vb. yöneticilerinin) uğraştıkları işler, bir yandan bu özel alanların özel mülkiyet ve çıkarlarıdır ve bu bakımdan yetkeleri zümre arkadaşlarının ve burjuvaların güvenine dayanır; ama öte yandan bu alanların, devletin yüksek çıkarına bağımlılaştırılmaları da gerekir" (§ 288). Bundan da yukarda belirtilen "karma seçim" sonucu çıkıyor. Korporasyon yönetimi öyleyse karşıtlık içeriyor: Devletin yüksek çıkarına karşı özel alanların özel mülkiyet ve çıkarı: özel mülkiyet ile devlet arasındaki karşıtlık. Bu karşıtlığın karma seçimle çözümünün basit bir düzenleme, bir uzlaşma, ikiciliğin çözülmediğinin ve bir ikicilik olarak, bir "karma" olarak kaldığının bir itirafı olduğunu göstermek gerekmiyor. Korporasyonların, komünlerin vb. özel çıkarları, kendi öz alanlarının içinde, kendi yönetimlerinin niteliğini de gösteren bir ikicilik içeriyor. Ama en aşırı karşıtlık kendini ilkin "kendinde ve kendi-için evrensel olarak devletin dışında" yer aldıkları söylenen (§ 288) "toplulukların özel çıkarları" ile "kendinde ve kendi-için evrensel olarak" devlet arasındaki ilişkide gösteriyor. Karşıtlık kendini bir kez daha bu alan içinde gösteriyor. "Bu özel haklar ortasında kendi evrenselliği içindeki devletin genel çıkar ve yasallığının korunması, birincilerin ikincilere indirgenmesi, hükümet gücünün temsilcileri ve özellikle uygulama memurlarının, ayrıca kurulsal bir biçimde örgütlenen yüksek danışma ve karar yetkililerinin de bir gözetim ve denetimini gerektirir ve bu hiyerarşik örgütün tepe noktası, kralın hemen yakınlarında yer alır" (§ 289). Geçerken, örneğin Fransa'da bilinmeyen bu kurulların bileşimi üzerinde duralım. Hegel bu yetkeleri "danışmacı-tartışmacı" olarak betimlediğine göre, "kurulsal bir biçimde örgütlendikleri" kendiliğinden anlaşılıyor. "Devletin genel çıkar ve yasallığının" korunması için devletin [sayfa 74] kendisinin, "hükümet gücü"nün, Hegel'e göre, kendi "temsilcileri" aracıyla burjuva-sivil topluma müdahale etmesi gerekiyor ve ona göre bu "hükümet temsilcileri", bu "uygulama memurları", "burjuva-sivil toplum"an değil, ama tersine ona "karşı" "devlet"in gerçek "temsilciliği"ni oluşturuyor. Öyleyse devlet ile burjuva-sivil toplum arasındaki karşıtlık saptanıyor: Devlet burjuva-sivil toplumun içinde değil, ama dışında yer alıyor; onunla ancak bu alanlar içinde "devlet gözetim ve denetim" işini kendilerine bıraktığı kendi öz "temsilcileri" aracıyla ilişki kuruyor. Devletin bu "temsilcileri"nin varlığı, devlet ile burjuva-sivil toplum arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmıyor; tam tersine onu "yasal", "kökleşmiş" bir karşıtlık durumuna getiriyor. Burjuva-sivil topluma göre yabancı ve aşkın bir şey olarak düşünülen "devlet", burjuva-sivil topluma karşı kendi öz temsilcileri aracıyla korunuyor. "Yönetim", "yargı kurulları" ve "yetkililer", burjuva-sivil toplumun, onlarda ve onlar aracıyla kendi öz ortak çıkarını kendi yönettiği temsilcilerinden değil, ama burjuva-sivil topluma karşı devleti yönetmekle görevli devlet temsilcilerinden oluşuyor. Bu karşıtlığı Hegel, yukarda irdelenen safça açıklamada daha da belirtik bir duruma getiriyor: "Yönetsel işlevler nesnel nitelikte işlevlerdir [...] bu işlevlerin tözsel içeriği daha önceki kararlarla belirlenmiştir" (§ 291). Hegel bundan bu işlevlerin, hiçbir "bilgi hiyerarşisi" gerektirmedikleri için, tamamen "burjuva-sivil toplum"un kendisi tarafından yerine getirilebilecekleri sonucunu mu çıkarıyor? Ne gezer; tam tersini yapıyor. Bu işlevlerin Hegel, "bireyler" tarafından yerine getirilmelerinin gerektiği ve bu işlevler ile bu bireyler arasında "hiçbir doğal ve dolayımsız bağ" olmadığı yolundaki o derin açıklamayı yapıyor. Aklımıza hemen "doğal ve keyfi bir güç"ten başka bir şey olmayan ve [doğal olduğu için] "doğmak" gereksinimini duyan kralın gücü geliyor. Kralın gücü, istençteki doğa uğrağının temsilcisinden, "devletteki fizik doğanın [sayfa 75] egemenliği"nin temsilcisinden başka bir şey olmuyor. "Uygulama memurları" görevlerini özsel olarak "kral"m istenci aracıyla elde ediyor: "Atanmalarının nesnel etkenini, bilgi (öznel keyfiliğin bu etkene gereksinmesi yoktur) ve yeteneklerin sınavla doğrulanması oluşturur. Sınav devlete gereksinmelerinin karşılanacağı, yurttaşa da evrensel [memurlar] sınıfına girme olanağı güvencesini sağlar". Öyleyse her yurttaşa sunulan bu devlet memuru olma olanağı, burjuva-sivil toplum ile devlet arasındaki ikinci olumlu ilişkiyi, bir ikinci özdeşliği oluşturuyor. Bu özdeşlik çok yüzeysel ve ikici bir nitelik taşıyor. Her katoliğin rahip olmak (yani laiklerden ve dünyadan ayrılmak) olanağı var. Gene de papaz takımı katolikler karşısında aşkın bir güç olmaktan geri kalmıyor. Yaşanan alandan başka bir alanın hakkını kazanma olanağı, yalnızca kendi öz alanının bu hakkın gerçekliğine sahip olmadığını gösteriyor. Gerçek devlette her yurttaş için özel bir sınıf olarak düşünülen evrensel sınıfa girmek olanağı değil, ama evrensel sınıfın gerçekten evrensel olmak, yani her yurttaşın evrensel sınıfı olmak yeteneği söz konusu ediliyor. Ama Hegel'in tüm açıklaması sözde evrensel, aldatıcı bir biçimde evrensel sınıfı, sürekli olarak özel evrenselliği öngerektiriyor. Hegel'in devlet ile burjuva-sivil toplum arasında kurduğu özdeşlik, iki düşman ordunun özdeşliği, her askerin kendi ordusundan kaçarak düşman ordunun üyesi olmak olanağına sahip olduğu bir özdeşlik oluyor, ama Hegel'in şimdiki görgül durumun doğru bir tablosunu çizdiğini de söylemek gerekiyor. Sınavlar teorisinde de aynı durum var. Usa uygun bir devlette kunduracı olmak için düzenlenecek bir sınav, devlet memuru olmak için düzenlenecek bir sınavdan çok daha yerindeymiş gibi görünüyor, çünkü kunduracılık zanaatını bilmeksizin iyi bir yurttaş, toplumsal bir insan olunabiliniyor; ama "devlete ilişkin şeylerin zorunlu bilgisi", eğer olmazsa [sayfa 76] siyasal devlette insanın devlet dışında, kendi kendinden kopuk ve solunan havadan yoksun yaşayacağı bir koşul oluşturuyor. Sınav masonik bir formaliteden, yurttaşın bilgisinin bir ayrıcalık olduğunun yasayla tanınmasından başka bir şey oluşturmuyor. "Kamusal görev" ile "birey" arasındaki "bağ", burjuva-sivil toplumun bilgisi ile devletin bilgisi arasındaki bu nesnel bağ, yani sınav, bilginin bürokratik vaftizinden, kutsal olmayan bilginin kutsal bilgi haline dönüşmesinin resmen tanınmasından başka bir şey oluşturmuyor (bütün sınavlarda sınav yapan kişinin herşeyi bilmesi çok doğaldır). Yunan ya da romalı devlet adamlarının sınavlardan geçtiklerinin söylendiği hiç duyulmuyor. Evet ama, prusyalı bir hükümet adamının karşısında romalı bir devlet adamı kaç para ediyor! Birey ile kamusal görev arasındaki nesnel bağın yanında, sınavın yanında, bir başka bağ bulunuyor: kralın keyfi istenci (§ 292): "Memurların seçimindeki nesnel ölçütü dahilik oluşturmaz (sanatta olduğu gibi); öyleyse birçok aday çıkabilir ve bunların değerleri mutlak bir kesinlikle saptanamaz. Ayrıca birey ve görev birbirine göre olumsal bir nitelik taşırlar. Öyleyse bir mevki için filanca bir kişinin seçilip bir kamu görevini yerine getirme yetkisinin birçok aday arasından ona verilmesinde öznel bir yan vardır. Aslında bu durumda son söz, devletin hükümran gücü olarak krala aittir." Hükümdar bütün düzeylerde olumsallığın temsilciliğini yapıyor. Bürokratik iman itirafının (sınav) nesnel uğrağından başka, bir de kral bağışının öznel uğrağı gerekiyor: iman meyvelerini işte böyle veriyor. "Kralın yetkililere bıraktığı çeşitli kamu görevleri" (devletin özel etkinliklerini kral, çeşitli görevler olarak yetkililere dağıtıyor, bırakıyor, devleti bürokratlar arasında bölüştürüyor; o bütün bunları kutsal Roma kilisesinin papazlık aşamalarının verdiği gibi veriyor; krallık bir türüm sistemi [sayfa 77] oluşturuyor; krallık devlet görevlerini güçlendiriyor) "kralın özünde olan hükümranlığın nesnel görünümünün bir parçasını oluşturur" (§ 293). Hegel burada kralın özünde olan hükümranlığın nesnel görünümü ile öznel görünümü arasında ilk kez olarak bir ayrım yapıyor. Daha önce bunları birbirine karıştırıyordu. Kralın özünde olan hükümranlık burada açıkça gizemci bir açıdan göz önünde bulunduruluyor, tıpkı tanrıbilimcilerin kişisel tanrıyı doğada buldukları gibi. Daha önce Hegel kralın, devletin özünde olan hükümranlığın öznel görünümünü oluşturduğunu da söylüyordu. § 294'te Hegel, memurların aylığını İdeadan çıkarıyor! Burjuva-sivil toplum ile devletin gerçek özdeşliği, burada memurların aylığında ya da devlet hizmetinin görgül varoluşun güvenliğini güvence altına alma olgusunda koyulmuş bulunuyor. Memurların aylığı Hegel'in hazırladığı en yüksek özdeşliği oluşturuyor. Devletin burjuva-sivil toplumdan ayrılması önceden varsayıldığına göre bu, devlet etkinliklerinin görevler [ya da kamusal görevlerin meslekler] haline dönüşmesi anlamına geliyor. § 294'ün yorumunda Hegel: "Devlet hizmeti öznel ereklerin bencil ve keyfi tatmininin feda edilmesini gerektirir"; (her hizmet bu gere kirliği içerir) "devlet hizmetinin yasal olarak kabul ettiği tek tatmin, ödevin yerine getirilmesidir. Özel çıkar ile genel çıkarın, devletin ilkesini oluşturan ve onun iç sağlamlığını yaratan birliği de işte burada yatar." dediği zaman, 1. bunun her hizmetliye uygun düştüğünü ve 2. memurların aylığının çağdaş krallıkların "iç sağlamlık" ve derinliğini oluşturduğunu saptamak gerekiyor. Burjuva-sivil toplum üyelerinin tersine, yalnız memurların varoluşu güvence altında bulunuyor. Ama açıklamasında hükümet gücünün, burjuva-sivil topluma karşıt olarak ve daha doğrusu egemen öğe olarak koyulduğu Hegel'in gözünden kaçmıyor. Peki o zaman bir özdeşlik ilişkisini nasıl kuruyor? [sayfa 78] § 295'e göre "yetkililerin ve memurların güçlerini kötüye kullanmalarına karşı devletin ve yönetilenlerin korunması, bir yandan dolayımsız olarak ... hiyerarşik örgütlenme ... tarafından güvenceye bağlanıyor"... Sanki hiyerarşi en büyük kötüye kullanma değilmiş gibi! Sanki memurların bazı kişisel kusurları onların zorunlu hiyerarşik hasımlarıyla karşılaştırılabilir kusurlar değilmiş gibi! Memur hiyerarşiye karşı bir kusur işlediği ya da hiyerarşinin yersiz bulduğu bir yanlışlık yaptığı ölçüde memuru cezalandırıyor, ama memurun kişiliğinde ceza işleyenin hiyerarşinin ta kendisi olduğu zaman onu koruması altına alıyor ve ne olursa olsun hiyerarşi kendi üyelerinin kusurlarına inanmakta güçlük çekiyor. Bürokrasinin keyfi davranışlarına karşı ikinci güvenceyi korporasyonların ayrıcalıkları oluşturuyor: "... öte yandan [devletin ve yönetilenlerin korunması] komünlerin ve korporasyonların sahip bulundukları yetkiler tarafından güvenceye bağlanıyor. Komün ve korporasyonlara tanınan bu yetkiler, memurlara tanınan gücün kullanılmasına bireysel keyfiliğin karışmasını önlüyor. Böylece memurların bireysel eylemlerinin ayrıntıları üzerinde yetersiz kalan yukardan denetim, aşağıdan tamamlanıyor." Eğer Hegel'e bürokrasiye karşı burjuva-sivil toplumun korunmasını neyin sağladığını sorarsak, bize şu yanıtı veriyor: 1. Bürokratik "hiyerarşi". Denetimler. Yani hasmın kendisinin eli kolu bağlı ve aşağıya doğru çekiç oluyorsa, yukarıya doğru örs oluyor. Ama "hiyerarşi"ye karşı koruma nerede? En küçük kötülük gerçi daha büyük bir kötülük tarafından ortadan kaldırılıyor ve bu anlamda onun karşısında yitip gidiyor. 2. Çatışma, bürokrasi ve korporasyon arasındaki çözülmemiş anlaşmazlık, savaşım, savaşım olanağı, yenilgiye karşı güvenceyi oluşturuyor. Daha ilerde (§ 297) Hegel, güvence olarak bir de "yukardan aşağıya hükümranlık kurumları"nı ekliyor ve bununla yeniden hiyerarşiyi anlamak gerekiyor. Ama Hegel iki uğrak daha ileri sürüyor (§ 296). İlk uğrağı Hegel, memurun kendisinde buluyor. Memuru iyileşmeye [sayfa 79] ve "tutku yokluğunu, dürüstlüğü ve iyi dilekliliği" bir "gelenek" olarak kabul etmeye eriştirecek olan şey, onun bilgi ve "gerçek çalışma"sında "mekanik" olarak ne varsa "dengeleyen doğrudan bir yurtaşsal ve entelektüel eğitim ve öğretim" oluyor. Sanki memurun bilgi ve "gerçek çalışma"sında, "mekanik olarak ne varsa", onun "yurttaşsal ve entelektüel eğitim ve öğretim"ini "dengelemiyor"muş gibi! Sanki memurun gerçek tin ve gerçek çalışması, tıpkı "töz"ün kendi "ilinekler"ine üstün gelmesi gibi, onun öteki yeteneklerine üstün gelmeyecek mi? Çünkü memurun görevi, onun "tözsel" durumunu ve "ekmeği"ni oluşturuyor. Hegel'in "doğrudan yurttaşsal ve entelektüel eğitim ve öğretim"i, bürokratik bilgi ve çalışmanın "mekanik niteliği"nin karşıtı olarak göstermesi gene de güzel! Memurun içindeki insanın memuru kendisine karşı koruması gerekiyor. Ama ne birlik! Tinde dengelemek. Ne ikici kategori! Hegel bir de "devletin büyüklüğü"nden söz ediyor. Oysa örneğin Rusya'da, bu büyüklük devletin "uygulama memurları"nın keyfi davranışlarına karşı hiçbir güvence sağlamıyor ve ne olursa olsun bu etken bürokrasinin "özü"ne "dışsal" kalan bir etken oluşturuyor. Hegelci açıklamanın sonunda "hükümet gücü", gerçekte "memur egemenliği" olarak görünüyor. Burada, "kendinde ve kendi-için evrensel olarak" devlet alanında çözülmemiş çatışmalardan başka bir şey görmüyoruz. Memurların sınavı ve memurların ekmeği en yüksek bireşimleri oluşturuyor. Bürokrasinin son kutsaması olarak Hegel, onun güçsüzlüğünden, korporasyonla çatışmasından söz ediyor. § 297'de "hükümet üyeleri ve devlet memurları ... orta sınıfın ana bölümünü oluşturur" anlamında bir özdeşlik koyuluyor. Bu "orta sınıfı" Hegel, "dürüstlük ve zeka bakımından" devletin "orta direği" olarak yüceltiyor. § 297'nin Ekinde Hegel, şöyle diyor: "Bu orta sınıfın oluşması devlet için çok büyük bir yarar taşır. Ama bu durum ancak devlet ... organik bir birliğe sahip [sayfa 80] bulunduğu zaman, yani devlet görece bağımsız topluluklara belli bir yetki tanıdığı ve bu özel toplulukların donatılmış oldukları haklarla kendi kendine keyfiliği etkisizleştirilmiş bir duruma getirilen bir memurlar aygıtı yarattığı zaman gerçekleşebilir." Gerçi halk ancak bu türlü bir örgütlenme içinde bir sınıf, bir orta sınıf olarak ortaya çıkabilir. Ama ancak ayrıcalıkların dengelenmesi sayesinde işleyebilen bir örgütlenme, bir örgütlenme midir? Hükümet gücünün açıklanması son derece güç görünüyor. Hükümet gücü, yasama gücünden çok daha yüksek bir derecede tüm halkı ilişkilendiriyor. Daha ilerde (§ 308'in Açıklamasında) Hegel, bürokrasinin gerçek tinini kavrıyor ve "yönetsel görenek" ve "sınırlı bir topluluğun çevreni"nden söz ediyor. |
|
|
|
|
|
#8 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Hükümet gücü
§ 287. "Hükümdarın karar uğrağı ile bu kararların yerine getirilmesi ve uygulanması ve daha genel olarak önceki kararların sürekli uygulanması, varolan yasaların, düzenlemelerin ve topluluksal ereklere yönelik örgütlerin vb. korunması uğrağı arasında bir ayrım yapılması gerekir. Genel olarak bu kapsam içine alma işlevi, aynı zamanda yargı gücü ile yönetim gücünü de kapsayan hükümetin görevidir. Bu güçler burjuva-sivil toplumun özel işleriyle dolayımsız bir ilişki içindedirler ve özel erekler içindeki genel çıkan doğrulamakla görevlidirler."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Hükümet gücünün alışılmış açıklaması budur. Hegel'e özgü olarak kabul edilebilecek olan şey, hükümet gücünü, yönetim gücünü ve yargı gücünü birleştirmesidir, oysa genellikle yönetim gücü ve yargı gücü karşıt güçler olarak incelenir. § 288. "Toplulukların özel çıkarları burjuva-sivil toplum alanına girer ve dolayısıyla kendinde ve kendi-için evrensel olarak devletin dışında yer alırlar (§ 256). Bu çıkarların yönetimi, korporasyonların (§ 251), belediyelerin, meslek örgütlerinin, zümrelerin ve onların başkan, müdür vb. yöneticilerinin işidir. Bunların uğraştıkları işler, bir yandan bu özel alanların özel mülkiyet ve çıkarlarıdır ve bu bakımdan yetkeleri zümre arkadaşlarının ve burjuvaların güvenine dayanır; ama öte yandan bu alanların, devletin yüksek çıkarma bağımlılaştırılmaları da gerekir. Bu iki nedenle, genel olarak, [sayfa 62] bu görevlerin verilmesinin karma bir sistemle gerçekleştirilmesi, bütün ilgililer tarafından seçilen yöneticilerin en yüksek yetke tarafından tanınıp onaylanması gerekir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bazı ülkelerdeki görgül durumun basit bir betimlemesidir bu. § 289. "Bu özel haklar ortasında kendi evrenselliği içindeki devletin genel çıkar ve yaşattığının korunması, birincilerin ikincilere indirgenmesi, hükümet gücünün temsilcileri ve özellikle uygulama memurlarının, ayrıca kurulsal bir biçimde örgütlenen yüksek danışma ve karar yetkililerinin de bir gözetim ve denetimini gerektirir ve bu hiyerarşik örgütün tepe noktası kralın hemen yakınlarında yer alır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Hegel hükümet gücü üzerine gelişmiş hiçbir çözümleme yapmıyor. Ama bunu yaptığını varsaysak bile, bu gücün basit bir işlev ya da genel olarak yurttaşların bir belirleniminden daha çok bir şey olduğunu ortaya koymuyor. Eğer bu gücü özel ve ayrı bir güç olarak anlatıyorsa, bunu yalnızca "burjuva-sivil toplumun özel çıkarları"nı, "kendinde ve kendi-için evrensel olarak devletin dışında" yer alan çıkarlar olarak düşündüğü için yapıyor: "Burjuva-sivil toplumun herkesin bireysel çıkarının herkese karşı savaş alanı olması gibi, burada da bir yandan özel çıkarların özel topluluk çıkarlarıyla, öte yandan bu iki çıkar tipinin bir arada devletle, onun kendine özgü örgütü ve yüksek görüş noktasıyla çatışması yer alır. Özel alanların yasal hakkından doğan korporatif tin şimdi devlet tinine dönüşür, çünkü kendi özel ereklerine erişme aracını devlette bulur. Yurttaşların yurtseverlik gizleri de işte burada ortaya çıkar; yurttaşlar devleti kendi tözleri olarak görürler, çünkü bu özel alanların ve bu alanlara bağlı olan her şeyin, yani haklarının, yetkelerinin ve gönençlerinin korunmasını güvence altına alan, devlettir. Korporatif tin, özelin evrenseldeki kökleşmesini dolayımsız bir biçimde içerir ve yurttaş tinindeki [sayfa 63] güçlü ve derin devlet duygusunu da işte bu durum açıklar." Bu metin: 1. Burjuva-sivil toplumun bellum omnium contra omnes [herkesin herkese karşı savaşı] olarak tanımlanması nedeniyle; 2. Özel çıkar "yurttaşların yurtseverlik gizi" olarak ve "güçlü ve derin devlet duygusu" olarak gösterildiği için; 3. "Burjuva", evrenselle çelişen özel çıkar insanı, burjuva-sivil toplumun yurttaşı, kendi bireyselliği içinde donup kalmış bir birey olarak düşünüldüğü ve aynı şekilde kendi bireysellikleri içinde donup kalmış öteki bireyler biçimindeki devlet de işte bu bireye indirgenmiş "yurttaş" ile çeliştiği için dikkate değer. Eğer Hegel "aile"yi ve ardından da "burjuva-sivil toplum"u bir devlet üyesi her bireyin içinde olan belirlenimler olarak tanımlasaydı, devlete ilişkin nitelikleri de bu aynı bireyin içinde olan öteki belirlenimler olarak tanımlardı diye düşünülebilir. Ama Hegel'de kendi toplumsal özünün yeni belirlenimlerini bu aynı birey geliştirmiyor. Kendi kendinden başlayarak bu belirlenimleri istencin özünün geliştirdiği ileri sürülüyor. Devletin görgül, farklı ve ayrı güncel varoluş biçimleri, [istencin özünün özgelişmesinden doğan] bu belirlenimlerden birinin dolayımsız bürünümleri olarak düşünülüyor. Evrenselin kendisi özerkleştirilmiş bir özlük olarak inceleniyor ve üstelik kendi görgül varoluşuyla karıştırılıyor. Aynı şekilde, en küçük bir eleştiri duygusu olmaksızın, güncel sınırlı düzen hemen İdeanın dışavurumu olarak kabul ediliyor. Burada Hegel, ailesel varlık olarak insandan söz ettiği zaman, burjuvaya eşit bir ölçüde, onu bütün öteki nitelikleri dıştalayan değişmez nitelikte bir soy olarak incelemediği zaman, kendi kendisiyle çelişiyor. § 290. "Hükümetin işleyişi de işbölümüne bağlıdır [...] Yetkililer örgütünün üçlü bir gerekirliği yerine getirmek [sayfa 64] bakımından biçimsel ama güç bir görevi vardır. Şöyle ki [a] sivil yaşam aşağıda somut olduğuna göre, somut bir biçimde yönetilmelidir; [b] hükümet çalışması uzmanlaşmış memurlara bırakılan ve çeşitli yönetim merkezleri oluşturan soyut dallara bölünmelidir; ve ensonu [c] bu çeşitli yönetsel merkezlerin etkinlikleri, aşağıya doğru olduğu kadar en yüksek devlet yetkilileri içinde de toptan ve somut bir denetim sağlamak amacıyla eşgüdümlenmelidir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Bu paragrafın Ekini daha ilerde ele alacağız. § 291. "Yönetsel işlevler nesnel nitelikte işlevlerdir; § 287'de söylendiği gibi, bu işlevlerin tözsel içeriği daha önceki kararlarda belirlenmiştir ve bu işlevlerin bireyler tarafından yerine getirilmeleri gerekir. Birey ve yönetsel çalışma arasında hiçbir doğal ve dolayımsız bağ yoktur. Dolayısıyla memurlar doğal yetenekleri ya da doğumları nedeniyle seçilmezler. Atanmalarının nesnel etkenini bilgi ve yeteneklerin sınavla doğrulanması oluşturur. Sınav devlete gereksinimlerinin karşılanacağı, yurttaşa da evrensel [memurlar] sınıfına girme olanağı güvencesini sağlar."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 292. "Memurların seçimindeki nesnel ölçütü dahilik oluşturmaz (sanatta olduğu gibi); öyleyse birçok aday çıkabilir ve bunların değerleri mutlak bir kesinlikle saptanamaz. Ayrıca birey ve görev birbirine göre olumsal bir nitelik taşırlar. Öyleyse bir mevki için filanca kişinin seçilip bir kamu görevini yerine getirme yetkisinin birçok aday arasından ona verilmesinde öznel bir yan vardır. Aslında bu durumda son söz, devletin hükümran gücü olarak krala aittir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 293. "Kralın yetkililere bıraktığı çeşitli kamu görevleri, kralın özünde olan hükümranlığın nesnel görünümünün bir parçasını oluşturur. Bu görevlerin özgül farklılıkları eşyanın doğasından kaynaklanır ve memurların etkinliği bir ödevin yerine getirilmesinden başka bir şey olmadığına göre, görevleri de olumsallıktan kurtulmuş bir hak oluşturur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Burada dikkat etmemiz gereken tek nokta, "kralın özünde [sayfa 65] olan hükümranlığın nesnel görünümü"dür. § 294. "Hükümdarın bir kararıyla bir kamu görevine atanan birey (§ 292), durumunun tözü ve atanmasının koşulu olan görevini yerine getirmek zorundadır. Memurun, ona kişisel çıkarlarını karşılamak (§ 264) ve gerek dış baskılar, gerekse öznel etkiler karşısında kendi yaşam ve etkinliğindeki bağımsızlığını korumak olanağını sağlayan aylığı, bu tözsel ilişkinin sonucudur."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] "Devlet hizmeti", deniyor bu paragrafın Yorumunda, "öznel ereklerin bencil ve keyfi tatmininin feda edilmesini gerektirir; devlet hizmetinin yasal olarak kabul ettiği tek tatmin, ödevin yerine getirilmesidir. Özel çıkar ile genel çıkarın, devletin ilkesini oluşturan ve onun iç sağlamlığını yaratan birliği de işte burada yatar (§ 260)." "Memurların özel gereksinimlerinin güvenli tatmini, memurları bu gereksinimleri ödev ve etkililik zararına karşılama çareleri aramaya götürebilecek dışsal baskılan ortadan kaldırır. Devleti simgelemekle görevli kişiler, devletin evrensel gücünde öznelin öteki belirtilerine, yani genel çıkarın savunulmasıyla özel çıkarları zarara uğrayabilen yönetilenlerin kişisel tutkularına karşı gereksinim duydukları korunmayı bulurlar." § 295. "Yetkililerin ve memurların güçlerini kötüye kullanmalarına karşı devletin ve yönetilenlerin korunması, bir yandan dolayımsız olarak memurların hiyerarşik örgütlenme ve [üstleri karşısındaki] sorumlulukları tarafından; öte yandan komünlerin ve korporasyonların sahip bulundukları yetkiler tarafından güvenceye bağlanır. Komün ve korporasyonlara tanınan bu yetkiler, memurlara tanınan gücün kullanılmasına bireysel keyfiliğin karışmasını önlerler. Böylece memurların bireysel eylemlerinin ayrıntıları üzerinde yetersiz kalan yukardan [hiyerarşik yoldan] denetim, aşağıdan tamamlanır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 296. "Tutku yokluğunun, dürüstlüğün ve iyi dilekliliğin memurlar arasında bir gelenek haline gelmesi için, yönetsel bilimlerin ediniminde, mesleğin öğrenilmesinde, gerçek çalışmada vb. mekanik ve göreneksel olarak kafada ne varsa dengeleyen doğrudan bir yurttaşsal ve entelektüel eğitim ve öğretim gerekir. Öte yandan devletin büyüklüğü de özsel bir [sayfa 66] etken oluşturur, çünkü bu büyüklük ailesel ve kişisel ilişkilerin önemini azalttığı gibi öç ve kin duygularını da güçten düşürüp köreltir. Büyük devletlerde ortaya çıkan büyük sorunlar ele alındığı zaman öznel görüş noktaları yitip gider ve evrensel çıkar, görüş ve etkinliklere alışkanlık işte böyle sağlanır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] § 297. "Hükümet üyeleri ve devlet memurları, halk yığınının hukuk bilincini ve kültürlü zekasını içinde taşıyan orta sınıfın ana bölümünü oluşturur. Bu sınıfın tek başına bir aristokrasi oluşturmasından ve kültür ve yeteneklerin keyfi bir egemenlik aletleri durumuna gelmesinden kaçınmak için, hükümranlık kurumları ve korporasyon hakları onu yukardan ve aşağıdan sınırlandırırlar."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] "Ek. Devlet bilinci ve en parlak kültür, memurları da kapsayan orta sınıfta bulunur. Dürüstlük ve zekâ bakımından bu sınıf, devletin orta direğini oluşturur. Orta sınıfsız bir devlet, aşağı bir düzeyde yer alır. Örneğin Rusya'da yalnızca bir seriler yığını ve yöneten bir sınıf vardır. Bu orta sınıfın oluşması devlet için çok büyük bir yarar taşır. Ama bu durum ancak devlet, incelemiş olduğumuz gibi organik bir birliğe sahip bulunduğu zaman, yani devlet görece bağımsız topluluklara belli bir yetki tanıdığı ve bu özel toplulukların donatılmış oldukları haklarla kendi kendine keyfiliği etkisizleştirilmiş bir duruma getirilen bir memurlar aygıtı yarattığı zaman gerçekleşebilir. Evrensel bir hakka göre davranış ve böyle davranmak alışkanlığı, bu özerk toplulukların bürokrasiye karşı gösterdikleri direnmeden doğar." Hegel'in "hükümet gücü" konusunda söylediklerine felsefel açıklama adı verilemez. Paragrafların çoğu, sözcüğü sözcüğüne Prusya yurttaşlık yasasında yer alabilirdi. Bununla birlikte gerçek anlamıyla yönetim açıklamanın en güç noktasını oluşturuyor. Hegel "yönetim" gücü ile "yargı" gücünü burjuva-sivil toplum alanına bağladığına göre, hükümet gücü gerçekte bürokrasi adıyla açıkladığı yönetimden başka bir şey olmuyor. Bürokrasi ilk öngerekirlik olarak burjuva-sivil toplumun "korporasyon"lardaki "özyönetim"ini ele geçiriyor. Buna eklenen [sayfa 67] tek belirlenimi de yöneticilerin, yetkililerin vb. seçimlerinin, yurttaşların seçiminin gerçek anlamıyla hükümet gücü tarafından (Hegel'in deyişiyle "en yüksek yetke" tarafından) doğrulanması gereken karma bir sisteme göre yapılması gerektiği oluşturuyor. Bu alanın üstünde ve "devletin genel çıkar ve yasallığının korunması" ereğiyle, "hükümet gücünün temsilcileri", yani krala doğru yönelen "bu uygulama memurları" ve "kurulsal" yetkililer yer alıyor [bkz. § 289]. "Hükümetin işleyişi"nde "işbölümü" var [§ 290]. Bireyler yönetsel çalışmaya yetenekli olduklarını kanıtlamak, yani sınavlarda başarı kazanmak zorundadırlar [§ 291]. Kamu görevleri için belirli bireyleri seçmek, kralın gücüne aittir [§ 292]. Kamu görevlerinin farklılığı "eşyanın doğasından kaynaklanıyor [§ 293]. Kamu görevi memurların ödev ve yönelimini oluşturuyor. Öyleyse memurlara devlet tarafından aylık ödenmesi gerekiyor [§ 294]. Bürokrasinin gücünü kötüye kullanmasına karşı güvence, bir yandan memurların hiyerarşi ve sorumluluğu, öte yandan komün ve korporasyonların yetkileri ile sağlanıyor [§ 295]. Bürokrasinin insanca davranışı, bir yandan onun "yurttaşsal ve entelektüel kültürüne, öte yandan devletin büyüklüğüne bağlı [§ 296]. Memurlar "orta sınıfın ana bölümünü" oluşturuyor [§ 297]. Toplumu bu bürokrasinin "keyfi bir egemenlik" ile donatılmış yeni bir "aristokrasi" durumuna dönüşmesine karşı, bir yandan onu "yukardan" sınırlandıran hükümranlık, öte yandan "aşağıdan" sınırlandıran "korporasyon hakları" koruyor. "Orta sınıf "kültür" sınıfıdır. Voilà tout [işte bu kadar]. Hegel bize bürokrasinin, kısmen gerçekten olduğu gibi, kısmen de onun varoluşu üzerindeki düşüncesine göre, görgül bir betimlemesini veriyor. Ve böylece o sıkıntılı "hükümet gücü" bölümü de baştan savulmuş bulunuyor. Hegel'in hareket noktasını "devlet" ve "burjuva-sivil" toplum arasındaki, "özel çıkarlar" ile "kendinde ve kendi-için evrensel" arasındaki ayrılık oluşturuyor ve gerçekte bürokrasi de bu ayrılığa dayanıyor. Hegel "korporasyonlar"ın varoluşu [sayfa 68] önvarsayımından hareket ediyor ve gerçekte bürokrasi de korporasyonları, hiç değilse "korporasyon tini"ni önceden varsayıyor. Hegelci açıklamada bürokrasinin [etkinliğinin] içeriği hiçbir zaman söz konusu edilmiyor; yalnızca bürokrasinin "biçimsel" örgütlenmesinin bazı genel belirlenimleri söz konusu ediliyor ve gerçekte bürokrasi de kendi dışında yer alan bir içeriğin "biçimcilik"inden başka bir şey oluşturmuyor. Korporasyonlar bürokrasinin materyalizmini [özdekçiliğini]; bürokrasi korporasyonların spiritüalizmini [tinselciliğini] oluşturuyor. Korporasyon burjuva-sivil toplumun bürokrasisini; bürokrasi devletin korporasyonunu oluşturuyor. Bu nedenle gerçeklikte, "devletin burjuva-sivil toplumu" olarak bürokrasi, "burjuva-sivil toplumun devleti" olarak korporasyonların tersi oluyor. Bürokrasinin yeni bir ilke olarak ortaya çıktığı yerde, devletin genel çıkarının kendi-için "aparte" [ayrı] ve öyleyse "gerçek" bir çıkar durumuna dönüşmeye başladığı yerde, tıpkı her sonucun kendi önvarsayımlarının varoluşuna karşı savaşması gibi, bürokrasi de korporasyonlara karşı savaşıyor. Ama devletin gerçek yaşamı, gerçek siyasal yaşam uyanmaya ve burjuva-sivil toplum kendi öz ussallık gereksiniminin itişiyle korporasyonlardan kurtulmaya başlar başlamaz, bürokrasi onları yeniden diriltip canlandırmaya çalışıyor; çünkü "burjuva-sivil toplumun devleti" ile birlikte "devletin burjuva-sivil toplumu" da ortadan kalkıyor. Tinselcilik kendi karşıtı olan özdekçilikle aynı zamanda ortadan kalkıyor. Yeni bir ilke varoluşa karşı değil ama bu varoluşun ilkesine karşı savaşıma başlar başlamaz, sonuç da kendi önvarsayımlarının varoluşunu sürdürmek için savaşıyor. Toplumda korporasyonu yaratan aynı tin, devlette bürokrasiyi yaratıyor. Öyleyse korporatif tin saldırıya uğrar uğramaz, bürokratik tin de saldırıya uğruyor. Eğer daha önce bürokrasi, kendi öz varoluşuna bir alan yaratmak için korporasyonların varoluşuyla savaşıyorduysa, şimdi korporatif tini, kendi öz tinini kurtarmak için korporasyonların varoluşunu zorla sürdürmeye çalışıyor. [sayfa 69] "Bürokrasi", burjuva-sivil toplumun "devlet biçimciliği" ni oluşturuyor. Özel çıkar genel çıkara karşı genel bir şey olarak ortaya çıktığı sürece, "genel çıkar" özel çıkara karşı "özel" bir şey olarak ortaya çıkamıyor. Öyleyse bürokrasi kendi öz tinini, yani genel çıkarın imgesel özelliğini korumak için, özel çıkarın gene imgesel evrenselliği olarak korporatif tini korumak zorunda kalıyor. Korporasyon devlet olmak istedikçe, devlet korporasyon olmak zorunda kalıyor. Bürokrasi, hepsi de bir korporasyon içinde ete kemiğe bürünen, öyleyse devlet içinde özel ve kapalı bir toplum meydana getiren "devletin bilinci"ni, "devletin istenci"ni ve "devletin gücü"nü oluşturuyor. Ama bürokrasi imgesel güçler olarak korporasyonlara gereksinim duyuyor. Gerçi her korporasyon kendi özel çıkarlarını bürokrasiye karşı savunmak istiyor, ama öteki korporasyona karşı, öteki özel çıkara karşı da bürokrasiyi istiyor. Eksiksiz korporasyon olarak bürokrasi, öyleyse eksik bürokrasi olarak korporasyona karşı zafer kazanıyor. Bürokrasi korporasyonu bir görünüşe indirgiyor ya da basit bir görünüşe indirgemek istiyor, ama aynı zamanda bu görünüşün varolmasını ve kendi öz varlığına inanmasını da istiyor. Korporasyon burjuva-sivil toplumun devlet olmak girişimini simgeliyor, ama bürokrasi devleti ve gerçekten burjuva-sivil toplum durumuna dönüşmüş bir devleti oluşturuyor. Bürokrasi "devlet biçimciliği"ni oluşturuyor, "biçimcilik olarak siyasal devlet"i oluşturuyor ve Hegel de bürokrasiyi böyle bir biçimcilik olarak betimliyor. Bu "devlet biçimciliği" gerçek bir güç olarak meydana getirildiği ve kendi öz maddesel içeriğini kendine kendi sağladığı için bürokrasi, bir pratik yanılsamalar dokumasından başka bir şey olamıyor; "devlet yanılsamasından, "siyasal yanılsama"dan başka bir şey olamıyor. Bürokratik tin köküne kadar cizvitçe, köküne kadar tanrıbilimsel bir tin oluşturuyor. Bürokrasi la republique pretre [bir rahipler topluluğu] anlamına geliyor. Bürokrasi, kendi özüne göre, "biçimcilik olarak devlet" olduğuna göre, kendi ereğine göre de öyle oluyor. Devletin gerçek gerçekliğine uygun düşen her özlem, bürokrasiye devlete [sayfa 70] karşı bir tehdit olarak görünüyor. Bürokrasinin tini, "devletin biçimsel tini" demektir ve bu da Tini oluşturan her şeyin [bilinç, etkinlik vb.] devletteki gerçek yokluğundan başka bir anlama gelmiyor. "Devletin biçimsel tini"ni olumlamak ve bu edilgenlik, özgürlüksüzlük, bilinçsizlik vb. durumunu koruyup sürdürmek, bürokrasi için kesin bir buyruk oluşturuyor. Bürokrasi kendini devletin son ereği olarak görüyor. Kendi "biçimsel" ereklerini kendi içeriği durumuna getirdiği için bürokrasi, "gerçek" ereklerle her yerde anlaşmazlığa düşüyor. Biçimseli içerik, içeriği biçimsel sanmaya mahkûm oluyor. Devletin erekleri bürokrasinin erekleri ve bürokrasinin erekleri de devletin erekleri durumuna dönüşüyor. Bürokrasi, kimsenin içinden kaçamayacağı bir daire oluşturuyor. Bürokrasinin hiyerarşisi, bilginin hiyerarşisi durumuna geliyor. Tepe, ayrıntıyı bilme işini aşağı halkalara havale ediyor, aşağı halkalar geneli bilme işinde tepeye güveniyor ve böylece birbirlerini karşılıklı olarak aldatıyorlar. Bürokrasi, gerçek devletin yanındaki imgesel devleti, devletin tinselciliğini oluşturuyor. Öyleyse her şeyin, biri gerçek, öteki bürokratik olmak üzere iki anlamı var, tıpkı bilmenin de biri gerçek, öteki bürokratik iki bilme olması gibi. İstenç konusunda da aynı şey geçerli. Ama gerçek varlık kendi bürokratik, aşkın, tinsel özüne göre düşünülüyor. Bürokrasi devletin özünü, toplumun tinsel özünü kendi elmenliğinde [zilyetliğinde] tutuyor; bu öz onun özel mülkiyetini oluşturuyor. Bürokrasinin evrensel tinini, bürokrasinin içinde hiyerarşi ile, bürokrasinin dışında onun kapalı korporasyon niteliğiyle korunan giz, esrar oluşturuyor. Siyasal tinin, hatta yurttaş tininin her kamusal belirtisi, bürokrasiye kendi esrarına karşı bir ihanet olarak görünüyor. Yetke onun bilmesinin ilkesini ve yetketaparlık da düşünme biçimini oluşturuyor. Ama bürokrasinin içinde tinselcilik, gerçekte kaba bir özdekçiliğe, edilgen boyun eğme, yetkeye inanç özdekçiliğine, biçimsel pratiklerin, donup kalmış ilke, görüş ve geleneklerin görenekçi yinelenmesine dayanan mekanik özdekçiliğe dönüşüyor. Bireysel olarak alınan bürokrata gelince, [sayfa 71] devletin ereği onun özel ereği durumuna, bir mevki avcılığı, bir kariyer yapma durumuna dönüşüyor. İlk olarak bürokrat, gerçek yaşamı özdeksel bir yaşam olarak görüyor, çünkü ona göre bu yaşamın tini, gerçekte ayrı ve özerkleşmiş bir gerçeklik oluşturan bürokraside bulunuyor. Bu nedenle bürokrasinin, yaşamı elden geldiğince özdeksel [edilgen] bir duruma getirmesi gerekiyor. İkinci olarak her bürokrat, bürokratik etkinliğin nesnesi olduğu kadarıyla kendi öz yaşamının özdeksel [edilgen] bir yaşam olduğunu biliyor, çünkü bu yaşamın tini [yüksek yetkeler tarafından] ona buyrulmuş, ereği kendi dışında yer almış [= hiyerarşi tarafından saptanmış] ve gerçekliği büronun [her türlü kişisel özellikten uzak ve göreneksel] gerçekliği durumuna gelmiş bulunuyor. Ona göre devlet yalnızca donmuş birçok bürokratik tin biçiminde var oluyor ve bu bürokratik tinler de birbirine yalnızca hiyerarşi ve edilgen boyun eğme aracıyla bağlanıyor. Gerçek bilim ona boş bir bilim, gerçek yaşam ona ölü bir yaşam olarak görünüyor, çünkü onun imgesel bilimi ve imgesel yaşamı kendine özsel bilim ve özsel yaşam süsünü veriyor. Öyleyse bürokrat gerçek devlet karşısında, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, cizvitçe davranmak zorunda kalıyor. Ama bu cizvitlik eğer kendinin bilincine erişirse, zorunlu olarak yönelimsel [kasıtlı] bir cizvitlik durumuna geliyor. Bürokrasi, yukarda sözünü ettiğimiz tiksindirici özdekçiliği oluşturuyor. Buna karşılık bürokrasinin tiksindirici tinselciliği de her şeyi yapmak istemesinde, yani istenci bir causa prima, bir ilk neden durumuna getirmesinde ortaya çıkıyor; çünkü bürokrasi kendini etkinliğe adadığı ve içeriğini dışardan aldığı için, varoluşunu ancak bu içeriğe bir biçim ve bir sınır vererek gösterebiliyor. Bürokrat dünyada kendi etkinliğinin basit bir nesnesinden başka bir şey görmüyor. Hegel hükümet gücünü "krala bağlı hükümranlığın nesnel görünümü" olarak adlandırdığı zaman hükümranlığın, kutsal üçlemin [teslis] içerik ve tininin gerçek varoluşunu katolik kilisenin oluşturduğu anlamında doğru bir şey söylüyor. Bürokraside devlet çıkarı ile tikel özel erek özdeşliği o [sayfa 72] biçimde koyuluyor ki, devlet çıkarı öteki özel çıkarlar karşısında tikel bir özel erek durumuna dönüşüyor. Bürokrasinin kaldırılması ancak genel çıkar, Hegel'de olduğu gibi salt düşüncede, salt soyutlamada değil ama gerçekten özel çıkar durumuna geldiği zaman olanaklıdır ve bu da ancak özel çıkar gerçekten genel çıkar durumuna geldiği zaman gerçekleşebiliyor. Hegel gerçek olmayan bir karşıtlıktan hareket ediyor ve sonuç olarak imgesel ve gerçeklikte karşıtlığı yeniden kuran bir özdeşlikten başka bir şeye erişmiyor. Bürokrasi işte bu tür bir özdeşlik oluşturuyor. Şimdi açıklamasını ayrıntılı olarak izleyelim. Hegel'in hükümet gücü üzerine verdiği tek belirlenimi, bireysel ve özelin genel vb. altında "kapsanması" oluşturuyor. Hegel bununla yetiniyor. Bir yandan özelin vb. "kapsanması" kategorimiz var. Öte yandan bu kategorinin gerçekleşmesi gerekiyor. O zaman Hegel Prusya devletinin ya da çağdaş devletin (olduğu gibi ve hiçbir şey değiştirmeden) görgül varoluşlarından [örgütlerinden] ve ötekiler arasında bu kategoriyi de gerçekleştiren herhangi birini alıyor ve bunu da söz konusu kategorinin o varoluşun [o örgütün] özgül varlığını hiçbir zaman dışavurmamasından bağımsız olarak yapıyor. Uygulamalı matematik de bir kapsam içine alma oluşturuyor. Hegel kapsam içine almanın ussal ve upuygun biçiminin bu olup olmadığını kendine sormuyor. Yalnızca Bir kategoriden çoğunu istemiyor ve ona uygun düşen bir varoluş bulmakla yetiniyor. Hegel Mantık'ına siyasal bir beden veriyor, siyasal bedenin mantığını vermiyor (§ 287). Korporasyonların, komünlerin hükümetle ilişkileri konusunda, ilkin yönetimlerinin (yöneticilerinin atanmasının) "karma bir sistemle gerçekleştirilmesinin, bütün ilgililer tarafından seçilen yöneticilerin en yüksek yetke tarafından tanınıp onaylanmasının" gerektiğini öğreniyoruz. Komün ve korporasyonlar yöneticilerinin karma seçimi öyleyse burjuva-sivil toplum ile devlet ya da hükümet gücü arasında ilk ilişki, onların ilk özdeşliği oluyor (§ 288). Hegel'e göre bu [sayfa 73] ilişki, henüz çok yüzeysel bir ilişki, bir mixtum compositum, bir "karma" oluşturuyor. Özdeşlik ne kadar yüzeysel oluyorsa, karşıtlık o kadar derin oluyor: "Bunların (korporasyonların, komünlerin vb. yöneticilerinin) uğraştıkları işler, bir yandan bu özel alanların özel mülkiyet ve çıkarlarıdır ve bu bakımdan yetkeleri zümre arkadaşlarının ve burjuvaların güvenine dayanır; ama öte yandan bu alanların, devletin yüksek çıkarına bağımlılaştırılmaları da gerekir" (§ 288). Bundan da yukarda belirtilen "karma seçim" sonucu çıkıyor. Korporasyon yönetimi öyleyse karşıtlık içeriyor: Devletin yüksek çıkarına karşı özel alanların özel mülkiyet ve çıkarı: özel mülkiyet ile devlet arasındaki karşıtlık. Bu karşıtlığın karma seçimle çözümünün basit bir düzenleme, bir uzlaşma, ikiciliğin çözülmediğinin ve bir ikicilik olarak, bir "karma" olarak kaldığının bir itirafı olduğunu göstermek gerekmiyor. Korporasyonların, komünlerin vb. özel çıkarları, kendi öz alanlarının içinde, kendi yönetimlerinin niteliğini de gösteren bir ikicilik içeriyor. Ama en aşırı karşıtlık kendini ilkin "kendinde ve kendi-için evrensel olarak devletin dışında" yer aldıkları söylenen (§ 288) "toplulukların özel çıkarları" ile "kendinde ve kendi-için evrensel olarak" devlet arasındaki ilişkide gösteriyor. Karşıtlık kendini bir kez daha bu alan içinde gösteriyor. "Bu özel haklar ortasında kendi evrenselliği içindeki devletin genel çıkar ve yasallığının korunması, birincilerin ikincilere indirgenmesi, hükümet gücünün temsilcileri ve özellikle uygulama memurlarının, ayrıca kurulsal bir biçimde örgütlenen yüksek danışma ve karar yetkililerinin de bir gözetim ve denetimini gerektirir ve bu hiyerarşik örgütün tepe noktası, kralın hemen yakınlarında yer alır" (§ 289). Geçerken, örneğin Fransa'da bilinmeyen bu kurulların bileşimi üzerinde duralım. Hegel bu yetkeleri "danışmacı-tartışmacı" olarak betimlediğine göre, "kurulsal bir biçimde örgütlendikleri" kendiliğinden anlaşılıyor. "Devletin genel çıkar ve yasallığının" korunması için devletin [sayfa 74] kendisinin, "hükümet gücü"nün, Hegel'e göre, kendi "temsilcileri" aracıyla burjuva-sivil topluma müdahale etmesi gerekiyor ve ona göre bu "hükümet temsilcileri", bu "uygulama memurları", "burjuva-sivil toplum"an değil, ama tersine ona "karşı" "devlet"in gerçek "temsilciliği"ni oluşturuyor. Öyleyse devlet ile burjuva-sivil toplum arasındaki karşıtlık saptanıyor: Devlet burjuva-sivil toplumun içinde değil, ama dışında yer alıyor; onunla ancak bu alanlar içinde "devlet gözetim ve denetim" işini kendilerine bıraktığı kendi öz "temsilcileri" aracıyla ilişki kuruyor. Devletin bu "temsilcileri"nin varlığı, devlet ile burjuva-sivil toplum arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmıyor; tam tersine onu "yasal", "kökleşmiş" bir karşıtlık durumuna getiriyor. Burjuva-sivil topluma göre yabancı ve aşkın bir şey olarak düşünülen "devlet", burjuva-sivil topluma karşı kendi öz temsilcileri aracıyla korunuyor. "Yönetim", "yargı kurulları" ve "yetkililer", burjuva-sivil toplumun, onlarda ve onlar aracıyla kendi öz ortak çıkarını kendi yönettiği temsilcilerinden değil, ama burjuva-sivil topluma karşı devleti yönetmekle görevli devlet temsilcilerinden oluşuyor. Bu karşıtlığı Hegel, yukarda irdelenen safça açıklamada daha da belirtik bir duruma getiriyor: "Yönetsel işlevler nesnel nitelikte işlevlerdir [...] bu işlevlerin tözsel içeriği daha önceki kararlarla belirlenmiştir" (§ 291). Hegel bundan bu işlevlerin, hiçbir "bilgi hiyerarşisi" gerektirmedikleri için, tamamen "burjuva-sivil toplum"un kendisi tarafından yerine getirilebilecekleri sonucunu mu çıkarıyor? Ne gezer; tam tersini yapıyor. Bu işlevlerin Hegel, "bireyler" tarafından yerine getirilmelerinin gerektiği ve bu işlevler ile bu bireyler arasında "hiçbir doğal ve dolayımsız bağ" olmadığı yolundaki o derin açıklamayı yapıyor. Aklımıza hemen "doğal ve keyfi bir güç"ten başka bir şey olmayan ve [doğal olduğu için] "doğmak" gereksinimini duyan kralın gücü geliyor. Kralın gücü, istençteki doğa uğrağının temsilcisinden, "devletteki fizik doğanın [sayfa 75] egemenliği"nin temsilcisinden başka bir şey olmuyor. "Uygulama memurları" görevlerini özsel olarak "kral"m istenci aracıyla elde ediyor: "Atanmalarının nesnel etkenini, bilgi (öznel keyfiliğin bu etkene gereksinmesi yoktur) ve yeteneklerin sınavla doğrulanması oluşturur. Sınav devlete gereksinmelerinin karşılanacağı, yurttaşa da evrensel [memurlar] sınıfına girme olanağı güvencesini sağlar". Öyleyse her yurttaşa sunulan bu devlet memuru olma olanağı, burjuva-sivil toplum ile devlet arasındaki ikinci olumlu ilişkiyi, bir ikinci özdeşliği oluşturuyor. Bu özdeşlik çok yüzeysel ve ikici bir nitelik taşıyor. Her katoliğin rahip olmak (yani laiklerden ve dünyadan ayrılmak) olanağı var. Gene de papaz takımı katolikler karşısında aşkın bir güç olmaktan geri kalmıyor. Yaşanan alandan başka bir alanın hakkını kazanma olanağı, yalnızca kendi öz alanının bu hakkın gerçekliğine sahip olmadığını gösteriyor. Gerçek devlette her yurttaş için özel bir sınıf olarak düşünülen evrensel sınıfa girmek olanağı değil, ama evrensel sınıfın gerçekten evrensel olmak, yani her yurttaşın evrensel sınıfı olmak yeteneği söz konusu ediliyor. Ama Hegel'in tüm açıklaması sözde evrensel, aldatıcı bir biçimde evrensel sınıfı, sürekli olarak özel evrenselliği öngerektiriyor. Hegel'in devlet ile burjuva-sivil toplum arasında kurduğu özdeşlik, iki düşman ordunun özdeşliği, her askerin kendi ordusundan kaçarak düşman ordunun üyesi olmak olanağına sahip olduğu bir özdeşlik oluyor, ama Hegel'in şimdiki görgül durumun doğru bir tablosunu çizdiğini de söylemek gerekiyor. Sınavlar teorisinde de aynı durum var. Usa uygun bir devlette kunduracı olmak için düzenlenecek bir sınav, devlet memuru olmak için düzenlenecek bir sınavdan çok daha yerindeymiş gibi görünüyor, çünkü kunduracılık zanaatını bilmeksizin iyi bir yurttaş, toplumsal bir insan olunabiliniyor; ama "devlete ilişkin şeylerin zorunlu bilgisi", eğer olmazsa [sayfa 76] siyasal devlette insanın devlet dışında, kendi kendinden kopuk ve solunan havadan yoksun yaşayacağı bir koşul oluşturuyor. Sınav masonik bir formaliteden, yurttaşın bilgisinin bir ayrıcalık olduğunun yasayla tanınmasından başka bir şey oluşturmuyor. "Kamusal görev" ile "birey" arasındaki "bağ", burjuva-sivil toplumun bilgisi ile devletin bilgisi arasındaki bu nesnel bağ, yani sınav, bilginin bürokratik vaftizinden, kutsal olmayan bilginin kutsal bilgi haline dönüşmesinin resmen tanınmasından başka bir şey oluşturmuyor (bütün sınavlarda sınav yapan kişinin herşeyi bilmesi çok doğaldır). Yunan ya da romalı devlet adamlarının sınavlardan geçtiklerinin söylendiği hiç duyulmuyor. Evet ama, prusyalı bir hükümet adamının karşısında romalı bir devlet adamı kaç para ediyor! Birey ile kamusal görev arasındaki nesnel bağın yanında, sınavın yanında, bir başka bağ bulunuyor: kralın keyfi istenci (§ 292): "Memurların seçimindeki nesnel ölçütü dahilik oluşturmaz (sanatta olduğu gibi); öyleyse birçok aday çıkabilir ve bunların değerleri mutlak bir kesinlikle saptanamaz. Ayrıca birey ve görev birbirine göre olumsal bir nitelik taşırlar. Öyleyse bir mevki için filanca bir kişinin seçilip bir kamu görevini yerine getirme yetkisinin birçok aday arasından ona verilmesinde öznel bir yan vardır. Aslında bu durumda son söz, devletin hükümran gücü olarak krala aittir." Hükümdar bütün düzeylerde olumsallığın temsilciliğini yapıyor. Bürokratik iman itirafının (sınav) nesnel uğrağından başka, bir de kral bağışının öznel uğrağı gerekiyor: iman meyvelerini işte böyle veriyor. "Kralın yetkililere bıraktığı çeşitli kamu görevleri" (devletin özel etkinliklerini kral, çeşitli görevler olarak yetkililere dağıtıyor, bırakıyor, devleti bürokratlar arasında bölüştürüyor; o bütün bunları kutsal Roma kilisesinin papazlık aşamalarının verdiği gibi veriyor; krallık bir türüm sistemi [sayfa 77] oluşturuyor; krallık devlet görevlerini güçlendiriyor) "kralın özünde olan hükümranlığın nesnel görünümünün bir parçasını oluşturur" (§ 293). Hegel burada kralın özünde olan hükümranlığın nesnel görünümü ile öznel görünümü arasında ilk kez olarak bir ayrım yapıyor. Daha önce bunları birbirine karıştırıyordu. Kralın özünde olan hükümranlık burada açıkça gizemci bir açıdan göz önünde bulunduruluyor, tıpkı tanrıbilimcilerin kişisel tanrıyı doğada buldukları gibi. Daha önce Hegel kralın, devletin özünde olan hükümranlığın öznel görünümünü oluşturduğunu da söylüyordu. § 294'te Hegel, memurların aylığını İdeadan çıkarıyor! Burjuva-sivil toplum ile devletin gerçek özdeşliği, burada memurların aylığında ya da devlet hizmetinin görgül varoluşun güvenliğini güvence altına alma olgusunda koyulmuş bulunuyor. Memurların aylığı Hegel'in hazırladığı en yüksek özdeşliği oluşturuyor. Devletin burjuva-sivil toplumdan ayrılması önceden varsayıldığına göre bu, devlet etkinliklerinin görevler [ya da kamusal görevlerin meslekler] haline dönüşmesi anlamına geliyor. § 294'ün yorumunda Hegel: "Devlet hizmeti öznel ereklerin bencil ve keyfi tatmininin feda edilmesini gerektirir"; (her hizmet bu gere kirliği içerir) "devlet hizmetinin yasal olarak kabul ettiği tek tatmin, ödevin yerine getirilmesidir. Özel çıkar ile genel çıkarın, devletin ilkesini oluşturan ve onun iç sağlamlığını yaratan birliği de işte burada yatar." dediği zaman, 1. bunun her hizmetliye uygun düştüğünü ve 2. memurların aylığının çağdaş krallıkların "iç sağlamlık" ve derinliğini oluşturduğunu saptamak gerekiyor. Burjuva-sivil toplum üyelerinin tersine, yalnız memurların varoluşu güvence altında bulunuyor. Ama açıklamasında hükümet gücünün, burjuva-sivil topluma karşıt olarak ve daha doğrusu egemen öğe olarak koyulduğu Hegel'in gözünden kaçmıyor. Peki o zaman bir özdeşlik ilişkisini nasıl kuruyor? [sayfa 78] § 295'e göre "yetkililerin ve memurların güçlerini kötüye kullanmalarına karşı devletin ve yönetilenlerin korunması, bir yandan dolayımsız olarak ... hiyerarşik örgütlenme ... tarafından güvenceye bağlanıyor"... Sanki hiyerarşi en büyük kötüye kullanma değilmiş gibi! Sanki memurların bazı kişisel kusurları onların zorunlu hiyerarşik hasımlarıyla karşılaştırılabilir kusurlar değilmiş gibi! Memur hiyerarşiye karşı bir kusur işlediği ya da hiyerarşinin yersiz bulduğu bir yanlışlık yaptığı ölçüde memuru cezalandırıyor, ama memurun kişiliğinde ceza işleyenin hiyerarşinin ta kendisi olduğu zaman onu koruması altına alıyor ve ne olursa olsun hiyerarşi kendi üyelerinin kusurlarına inanmakta güçlük çekiyor. Bürokrasinin keyfi davranışlarına karşı ikinci güvenceyi korporasyonların ayrıcalıkları oluşturuyor: "... öte yandan [devletin ve yönetilenlerin korunması] komünlerin ve korporasyonların sahip bulundukları yetkiler tarafından güvenceye bağlanıyor. Komün ve korporasyonlara tanınan bu yetkiler, memurlara tanınan gücün kullanılmasına bireysel keyfiliğin karışmasını önlüyor. Böylece memurların bireysel eylemlerinin ayrıntıları üzerinde yetersiz kalan yukardan denetim, aşağıdan tamamlanıyor." Eğer Hegel'e bürokrasiye karşı burjuva-sivil toplumun korunmasını neyin sağladığını sorarsak, bize şu yanıtı veriyor: 1. Bürokratik "hiyerarşi". Denetimler. Yani hasmın kendisinin eli kolu bağlı ve aşağıya doğru çekiç oluyorsa, yukarıya doğru örs oluyor. Ama "hiyerarşi"ye karşı koruma nerede? En küçük kötülük gerçi daha büyük bir kötülük tarafından ortadan kaldırılıyor ve bu anlamda onun karşısında yitip gidiyor. 2. Çatışma, bürokrasi ve korporasyon arasındaki çözülmemiş anlaşmazlık, savaşım, savaşım olanağı, yenilgiye karşı güvenceyi oluşturuyor. Daha ilerde (§ 297) Hegel, güvence olarak bir de "yukardan aşağıya hükümranlık kurumları"nı ekliyor ve bununla yeniden hiyerarşiyi anlamak gerekiyor. Ama Hegel iki uğrak daha ileri sürüyor (§ 296). İlk uğrağı Hegel, memurun kendisinde buluyor. Memuru iyileşmeye [sayfa 79] ve "tutku yokluğunu, dürüstlüğü ve iyi dilekliliği" bir "gelenek" olarak kabul etmeye eriştirecek olan şey, onun bilgi ve "gerçek çalışma"sında "mekanik" olarak ne varsa "dengeleyen doğrudan bir yurtaşsal ve entelektüel eğitim ve öğretim" oluyor. Sanki memurun bilgi ve "gerçek çalışma"sında, "mekanik olarak ne varsa", onun "yurttaşsal ve entelektüel eğitim ve öğretim"ini "dengelemiyor"muş gibi! Sanki memurun gerçek tin ve gerçek çalışması, tıpkı "töz"ün kendi "ilinekler"ine üstün gelmesi gibi, onun öteki yeteneklerine üstün gelmeyecek mi? Çünkü memurun görevi, onun "tözsel" durumunu ve "ekmeği"ni oluşturuyor. Hegel'in "doğrudan yurttaşsal ve entelektüel eğitim ve öğretim"i, bürokratik bilgi ve çalışmanın "mekanik niteliği"nin karşıtı olarak göstermesi gene de güzel! Memurun içindeki insanın memuru kendisine karşı koruması gerekiyor. Ama ne birlik! Tinde dengelemek. Ne ikici kategori! Hegel bir de "devletin büyüklüğü"nden söz ediyor. Oysa örneğin Rusya'da, bu büyüklük devletin "uygulama memurları"nın keyfi davranışlarına karşı hiçbir güvence sağlamıyor ve ne olursa olsun bu etken bürokrasinin "özü"ne "dışsal" kalan bir etken oluşturuyor. Hegelci açıklamanın sonunda "hükümet gücü", gerçekte "memur egemenliği" olarak görünüyor. Burada, "kendinde ve kendi-için evrensel olarak" devlet alanında çözülmemiş çatışmalardan başka bir şey görmüyoruz. Memurların sınavı ve memurların ekmeği en yüksek bireşimleri oluşturuyor. Bürokrasinin son kutsaması olarak Hegel, onun güçsüzlüğünden, korporasyonla çatışmasından söz ediyor. § 297'de "hükümet üyeleri ve devlet memurları ... orta sınıfın ana bölümünü oluşturur" anlamında bir özdeşlik koyuluyor. Bu "orta sınıfı" Hegel, "dürüstlük ve zeka bakımından" devletin "orta direği" olarak yüceltiyor. § 297'nin Ekinde Hegel, şöyle diyor: "Bu orta sınıfın oluşması devlet için çok büyük bir yarar taşır. Ama bu durum ancak devlet ... organik bir birliğe sahip [sayfa 80] bulunduğu zaman, yani devlet görece bağımsız topluluklara belli bir yetki tanıdığı ve bu özel toplulukların donatılmış oldukları haklarla kendi kendine keyfiliği etkisizleştirilmiş bir duruma getirilen bir memurlar aygıtı yarattığı zaman gerçekleşebilir." Gerçi halk ancak bu türlü bir örgütlenme içinde bir sınıf, bir orta sınıf olarak ortaya çıkabilir. Ama ancak ayrıcalıkların dengelenmesi sayesinde işleyebilen bir örgütlenme, bir örgütlenme midir? Hükümet gücünün açıklanması son derece güç görünüyor. Hükümet gücü, yasama gücünden çok daha yüksek bir derecede tüm halkı ilişkilendiriyor. Daha ilerde (§ 308'in Açıklamasında) Hegel, bürokrasinin gerçek tinini kavrıyor ve "yönetsel görenek" ve "sınırlı bir topluluğun çevreni"nden söz ediyor. |
|
|
|
|
|
#9 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
c) Yasama gücü § 298. "Yasama gücü, [bir yandan] ek bir belirlenim gerektirdikleri ölçüde yasa olarak yasalarla, [bir yandan da] "içeriklerine göre" tamamen genel bir önem (çok genel bir deyim -K. M.) taşıdıkları ölçüde devletin iç işleriyle ilgilenir. Bu gücün kendisi, siyasal anayapının bir parçasını oluşturur, varlığı onun varlığını öngerektirir ve dolayısıyla siyasal anayapı bu gücün etkinlik gösterdiği alanın kesin olarak dışında kalır. Bununla birlikte, yasaların yetkinleşmesi ve genel hükümet örgütünün ilerlemeleri sayesinde siyasal anayapı da gelişir ve ilerler."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] İlk göze çarpan şey şu ki Hegel, burada "bu gücün kendisinin siyasal anayapının bir parçasını oluşturduğunu", varlığının "siyasal anayapının varlığını öngerektirdiğini" ve siyasal anayapının "yasama gücünün etkinlik gösterdiği alanın kesin olarak dışında kaldığını" ortaya koyuyor, oysa gerek kralın gücü, gerekse hükümet gücü konularında da aynı derecede doğru olmasına rağmen, daha önce her ikisi için de bu saptamayı yapmıyor. Gerçi Hegel siyasal anayapının [sayfa 81] bütünselliğini kurmayı amaçlıyor ve dolayısıyla onu önceden varsayamıyor; ama biz onun her yerde belirlenimlerin (güncel devletlerde varoldukları biçimleriyle) karşıtlığı ile başlaması ve bu karşıtlık üzerinde önemle durmasındaki derinliği biliyoruz. Böylece yasama gücünün kendisi "siyasal anayapının bir parçasını oluşturuyor" ve siyasal anayapı "yasama gücünün etkinlik gösterdiği alanın kesin olarak dışında kalıyor." Bununla birlikte "ek bir belirlenim gerektiren" yasaların [biri tarafından] biçimlendirilmesi gerekiyor. Bir yasama gücünün siyasal anayapıdan önce ya da siyasal anayapının dışında varolması ya da varolmuş olması gerekiyor. Güncel, görgül, verilmiş yasama gücünün dışındaki bir yasama gücünün varolması gerekiyor. Ancak Hegel bir hukuk felsefecisi ve devlet İdeasının ta kendisini düşünmek istiyor. İdeayı varolan düzenle değerlendirmek hakkına sahip değil; varolan düzeni İdeayla değerlendirmesi gerekiyor. Çatışma basit. Yasama gücü, evrenseli örgütleme gücünü oluşturuyor. Siyasal anayapının gücü onda bulunuyor, siyasal anayapıyı aşıyor ve onu kapsıyor. Ama öte yandan yasama gücü anayapısal bir güç oluşturuyor. Öyleyse siyasal anayapının altında yer alıyor. Siyasal anayapı yasama gücü karşısında yasa gücüne sahip bulunuyor. Yasama gücüne yasalar koymuş ve sürekli olarak da yasalar koyuyor. Yasama gücü ancak siyasal anayapı çerçevesinde yasama gücü ve siyasal anayapı eğer yasama gücü dışında kalırsa hors la loi [yasadışı] oluyor. Voilà la collision [işte çatışma bu]. Fransa'nın yakın tarihi birçok şeyin nasıl kemirildiğini gösteriyor. Bu çatışkıyı Hegel nasıl çözüyor? İlkin bize siyasal anayapının yasama gücü tarafından "öngerektirildiği" ve "onun etkinlik gösterdiği alanın dışında" yer aldığı söyleniyor. "Ama" (ama!) "yasaların yetkinleşmesi" ve "genel hükümet örgütünün ilerlemeleri" sayesinde "siyasal anayapı da gelişiyor." O halde siyasal anayapı doğrudan doğruya yasama gücü alanının "dışında" bulunuyor, [sayfa 82] ama dolaylı olarak yasama gücü siyasal anayapıyı değiştiriyor. Doğru yoldan yapamadığı ve yapması da gerekmeyen şeyi yasama gücü, dolambaçlı yoldan yapıyor. En gros [toptan] değiştiremediği şeyi en detail [perakende] kemiriyor. Siyasal anayapının doğasının yapmasını yasakladığı şeyi, şeylerin ve koşulların doğası aracıyla yapıyor. Biçimsel olarak, yasal olarak, anayapısal olarak yapmadığı şeyi, özdeksel olarak yapıyor. Ama Hegel gene de çatışkıyı çözmüyor, onu bir başka çatışkıya dönüştürüyor; yasama gücünün eylemini, onun anayapısal eylemini, anayapısal belirlenimiyle çeliştiriyor. Siyasal anayapı ile yasama gücü arasındaki karşıtlık, varlığını sürdürüyor. Yasama gücünün eylemsel etkinliği ile yasal etkinliğini Hegel, çelişik etkinlikler olarak ya da yasama gücünün olması gereken şey ile gerçekten olduğu şey arasındaki, yaptığına inandığı şey ile gerçekten yaptığı şey arasındaki çelişki olarak tanımlıyor. Hegel bu çelişkiyi nasıl gerçek olarak düşünebiliyor? "Genel hükümet örgütünün ilerlemesi" hiçbir şeyi açıklamıyor, çünkü bu "ilerleme"nin de açıklanması gerekiyor. § 298'in Ekinde Hegel, güçlüklerin çözümüne hiçbir katkıda bulunmuyor. Ama onları daha da açık bir biçimde ortaya koyuyor: "Siyasal anayapının gerçekte yasama gücünün üzerinde yer aldığı kendinde ve kendi-için sağlam ve dayanıklı bir alan olması ve öyleyse yasama gücü tarafından ortaya konmak zorunluluğunda olmaması gerekir. Siyasal anayapı vardır, ama gene o kadar özsel bir biçimde gelişir de, yani oluşur ve ilerler. Bu ilerleme görünmez bir biçimde gerçekleşen ve değişme biçimi taşımayan bir değişmedir." Bir başka deyişle siyasal anayapı yasaya (yanılsamaya) göre oluyor ama gerçekliğe (gerçeğe) göre gelişiyor. Tanım gereği (belirlenimine göre) değişmezdir, ama gerçeklikte değişiyor; yalnız bu değişme bilinçsiz ve değişme biçimden yoksun bir değişme oluşturuyor. Görünüş varlığın tersini söylüyor. [sayfa 83] Görünüş siyasal anayapının bilinçli yasasını ve varlık da onun bilinci ile çelişen bilinçsiz yasasını oluşturuyor. Yasa eşyanın doğası anlamına değil, ama daha çok onun karşıtı anlamına geliyor. Hegel'e göre devlet özgürlüğün, kendinin bilincine sahip usun en yüksek gerçekleşmesi oluyor. Gerçek sakın devlette yasanın ya da somut özgürlük gerçekliğinin değil, ama daha çok kör doğal zorunluluğun egemen olduğu olmasın? Ve eğer yasal tanımlamasına aykırı olarak kabul ediliyorsa, şeyin yasası neden aynı zamanda usun yasası olarak, devletin yasası olarak da kabul edilmiyor? İkicilik olduğu bilinmekle birlikte, ikicilik nasıl sürdürülüyor? Hegel her yerde devleti özgür tinin gerçekleşmesi olarak betimlemek istiyor, ama re vera [gerçeklikte] bütün güç çatışmaları özgürlüğün karşıtı olan doğal zorunluluk aracıyla çözüyor. Özel çıkarın genel çıkara dönüşmesi de devletin bilinçli bir yasasını oluşturmuyor; ama bu dönüşüm, bilince rağmen, rastlantı dolayımıyla gerçekleşiyor, ancak gene de her yerde Hegel, devlette özgür istencin gerçekleşmesini görüyor! (Hegel'in tözsel bakış noktası da kendini işte burada gösteriyor.) Siyasal anayapının kerteli değişmesi konusunda Hegel'in ileri sürdüğü örnekler kötü seçiliyor. Alman hükümdarların ve ailelerinin malvarlığı özel bir mülk olmaktan çıktı ve devlet emlâkine dönüştü, alman imparatorların kişisel yargılama yetkisi temsilciler aracılığıyla yargı yetkisine dönüştü diyor. Oysa birinci örnekle ilgili olarak, gerçeklikte tersine devlet mülklerinin hükümdarların özel mülkiyetine dönüştüklerini söylemek gerekiyor. Ayrıca bu dönüşümler özel durumlarla sınırlanıyor. Gerçi yeni gereksinimlerin yavaş yavaş doğması, varolan durumun aşınması vb. sonucu sarsılmaz siyasal anayapılar dönüşüyor; ama yeni bir siyasal anayapı elde etmek için her zaman kurallara uygun olarak bir devrimden geçmek gerekiyor. Hegel şu sonucu çıkarıyor: "Bir düzenin dönüşümü ancak görünüşte dingin bir biçimde ve farkına varılmaksızın gerçekleşir. Uzun bir zaman sonra [sayfa 84] siyasal anayapı, daha önce varolan düzenden tamamen farklı bir düzene kavuşur." Kerteli geçiş kategorisi ilkin tarihsel olarak yanlış ve ikincisi hiçbir şeyi açıklamıyor. Eğer anayapının yalnızca değişmesi ve şiddetin sonunda anayapının dokunulmazlığı aldatıcı görünüşünü un ufak etmesi istenmiyorsa; eğer eşyanın doğasının insanı bilinçsiz olarak yapmaya zorladığı şeyi insanın bilinçli olarak yapması isteniyorsa evrimin, ilerlemenin, anayapının ilkesi durumuna gelmeleri ve anayapının gerçek taşıyıcısı olan halkın da anayapının ilkesi durumuna gelmesi gerekiyor. İlerlemenin kendisi o zaman anayapının ilkesi oluyor. Öyleyse "anayapı"nın kendisinin "yasama gücü" alanına bağlı olması, onun bir parçasını oluşturması mı gerekiyor? Bu sorunun sorulabilmesi için ancak 1. siyasal devletin yalnızca gerçek devletin biçimciliği olarak varolması, kendi başına bir alan oluşturması ve "anayapı" olarak varolması ve 2. yasama gücünün hükümet gücünden başka bir kökeni olması gerekiyor. Yasama gücü Fransız devrimini yapıyor; kendi özelliği içinde egemen olduğu her yerde, genel olarak evrensel organik büyük devrimler yapıyor; [genel olarak] anayapıyla değil, ama halkın, cinsil istencin temsilcisi olduğu için yasama gücü, özel, gününü doldurmuş bir anayapıyla savaşıyor. Hükümet gücüyse tersine, küçük devrimler, gerilek devrimler, gericilikler yapıyor; eski bir anayapıya karşı yeni bir anayapı için değil, ama özel istencin, öznel istencin, istencin büyülü bölümünün temsilcisi olduğu için hükümet gücü, [genel olarak] anayapıya karşı devrim yapıyor. Eğer soru doğru bir biçimde sorulursa yalnızca şunu söylüyor: Halkın yeni bir anayapıya sahip olma hakkı var mı? Yanıt kesinlikle olumlu olabiliyor, çünkü halk istencinin gerçek dışavurumu olmaktan çıkan bir anayapı gerçekte bir yanılsamadan başka bir şey oluşturmuyor. Anayapı ile yasama gücü arasındaki çatışma, anayapının [sayfa 85] kendi kendisi ile bir çatışmasından, anayapı kavramı içinde bir çelişkiden başka bir şey oluşturmuyor. Anayapı, siyasal devlet ile siyasal olmayan devlet arasında bir uzlaşmadan başka bir şey oluşturmuyor; demek ki zorunlu bir biçimde kendinde özsel olarak benzeşmez güçler arasında bir uzlaşma oluşturuyor. Öyleyse yasa için açıkça bu güçlerden birinin, yani anayapının bir bölümünün anayapının kendisini, yani bütünü değiştirme hakkına sahip olacağını söylemek olanaksız oluyor. Eğer anayapıdan özel bir gerçeklik olarak söz etmek gerekiyorsa, onu daha çok bütünün bir parçası olarak düşünmek gerekiyor. Eğer anayapı derken ussal istencin genel belirlenimleri, temel belirlenimleri anlaşılıyorsa, her halkın (devletin) bu belirlenimlerin varoluşunu önceden varsaydığı ve bu belirlenimlerin onun siyasal amentüsünü oluşturmaları gerektiği de kendiliğinden anlaşılıyor. Bu da, doğrusunu söylemek gerekirse, istencin değil ama bilginin işini oluşturuyor. Bir halkın istenci, usun yasalarının ötesine geçmeye bir bireyin istenci kadar az yetenekli oluyor. Ustan yoksun bir halkta, ussal bir devlet örgütlenmesi söz konusu edilemiyor. Ayrıca bir hukuk felsefesinde, bizi yalnızca cinsil istencin uğraştırması gerekiyor. Yasayı yasama gücü yaratmıyor; o onu bulup ortaya koymaktan başka bir şey yapmıyor. Assemblée constituante [Kurucu meclis] ile assemblée constituée [atanmış meclis] arasında bir ayrım yaparak bu çatışmaya bir çözüm aranıyor. § 299. "Bireylerle ilgili olarak yasaların içeriği iki bakımdan belirlenmiştir: a) devletin bireyler yararına yaptığı ve bireylerin yararlanma hakkına sahip oldukları şeyler; (3) bireylerin devlete borçlu oldukları şeyler. Genel olarak özel hukuk yasaları, komünlerin, korporasyonların ve tamamen genel bir nitelik taşıyan kurumların hakları ve dolaylı olarak da anayapının tümü birinci bölüme girer (§ 298). Yurttaşların devlete borçlu oldukları şeylere gelince, bunların da mal ve hizmetlerin genel değerinin bürünümünü oluşturan paraya [sayfa 86] indirgenmeleri gerekir. Para sayesinde yurttaşların borçları hakkaniyetle ve bireyin yerine getirebileceği özel çalışma ve hizmetler onun özgür istenci aracılığıyla sağlanabilecek bir biçimde belirlenebilir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Yasama gücü konularının bu belirlenimi üzerine Hegel, bu paragrafın Yorumunda şu açıklamayı yapıyor: "Neyin genel yasamanın konusu olması gerektiğini ve neyin yetkeye ve hükümet düzenlemesine bırakılması gerektiğini bilmeye gelince, genel olarak birinci kategoride içeriği bakımından tamamen genel olan şeyin, yani yasal düzenlemelerin yer aldığı söylenebilir. İkinci kategoriye ise tersine, yalnızca özel olan ve uygulama biçimi girer. Ama bu ayrım yeterli değildir, çünkü bir yasa, yasa olduğu için, basit bir buyruktan ("öldürmeyeceksin" gibi) daha çok bir şeydir. Yasanın kendinde belirlenmiş olması gerekir; yasa ne kadar belirgin olursa, içeriği olduğu gibi uygulanmaya o kadar elverişli olur, ama aynı zamanda yasaların kaleme alınmasında çok büyük bir belirginlik, onlara gerçek uygulama içinde değişikliklere uğramaya yargılı görgül bir görünüm kazandırma tehlikesini taşır ve bu da yasanın yasa olma niteliğinin zarara uğraması anlamına gelir. Devlet güçlerinin organik birliğinin kendisi, evrenselliği hem ortaya koyan ve hem de ona belirli bir gerçeklik kazandıran tek bir tinin varlığını gösterir." Ama Hegel'in ortaya koymadığı da işte bu organik birliğin ta kendisi oluyor. Çeşitli güçlerin çeşitli ilkeleri var. Bu güçler aynı zamanda sağlam gerçeklikler oluşturuyor. Onları açıklayacak ve organik bir birliğin uğraklarını oluşturduklarını gösterecek yerde Hegel, anlamdan yoksun gizemli bir kaçışla onların gerçek çatışmasını gargaraya getiriyor ve imgesel bir "organik birlik"e sığınıyor. Çözülmeyen birinci çatışmayı anayapının tümü ile yasama gücü arasındaki çatışma oluşturuyordu. İkincisini de yasama gücü ile hükümet gücü arasındaki, yasa ile uygulama arasındaki çatışma oluşturuyor. [sayfa 87] § 299'un ikinci belirlenimini de devletin bireylerden istediği tek yükümlülüğün para olduğu oluşturuyor. Hegel'in bu konuda ileri sürdüğü nedenler de şunlar: 1. Para, malların ve hizmetlerin genel değerinin bürünümünü oluşturuyor. 2. Bireylerin borçları bütün yükümlülüklerin para ödemelerine indirgenmesiyle hakkaniyetli bir biçimde belirlenebiliyor. 3. Her birey borçlu olduğu özel çalışma ve hizmetleri ancak yükümlülük bu biçimde belirlenebildiği zaman kendi özgür istenciyle saptıyor. 1. nedenle ilgili olarak Hegel, § 299'un Yorumunda şu açıklamayı yapıyor: "Devletin yalnızca insanın bir tek yetisine, yani para biçiminde ortaya çıkan yetisine yönelmesi, öyleyse yeteneklerin, özelliklerin, etkinliklerin ve becerilerin çeşitliliğinde kendini gösteren ve aynı zamanda yurttaşlık tinine de bağlı bulunan son derece çeşitli ve canlı öteki yetileri görmezden gelmesi garip görünebilir. Ama para öteki yetiler yanında özel bir yeti değildir; bütün öteki yetiler, onları şeyler olarak kavramak ve ölçmek olanaklı duruma gelecek biçimde bir dışsallık ve nesnel bir varoluş kazanabildikleri ölçüde, bütün yetilerde evrensel olarak ne varsa para işte odur." § 299'un Ekinde Hegel, şöyle de diyor: "Ülkemizde devlet gereksinme duyduğu her şeyi satın alır." 2. nedenle ilgili olarak Hegel, şöyle diyor: "Nicel belirlenim ve dolayısıyla yükümlülüklerde adalet ve eşitlik, ancak dışsallık çeşitli dışsallaşmış ve nesnelleşmiş yetilerin şeyler olarak kavranabildikleri bu sınıra vardığı zaman olanaklı bir duruma gelirler." Hegel Ekte şöyle de diyor: "Para eşitlikte varolan hakkaniyetin daha iyi gerçekleştirilmesini sağlar. Eğer vergilendirme insanların somut yeteneklerine bağlı olsaydı, yetenekli insan yeteneksiz insandan [sayfa 88] daha çok vergilendirilirdi." 3. nedenle ilgili olarak Hegel şöyle diyor: "Platon Devlet'inde, bireyleri yüksek yetkililer tarafından çeşitli sınıflara böldürür ve onlara onlar tarafından özel yükümlülüklerini verdirir [...]. Feodal krallıkta da vasalların tam olarak belirlenmemiş ödevlerinin yanında, örneğin yargıçlık yapmak gibi bazı özel görevleri vardı. Doğuda ve Mısırda devsel yapıların inşaatı için çalışma yükümlülükleri de gene özel nitelikte yükümlülüklerdi. Bu rejimlerde eksik olan şey öznel özgürlük ilkesidir. Bu ilkeye göre bireyin tözsel etkinliği —bu yükümlülüklerde, içeriği bakımından her zaman özel bir şey olan bu etkinlik— her zaman onun özel istenci tarafından belirlenmek zorundadır. Bu hak ancak eğer yükümlülükler genel değer biçiminde istenirlerse olanaklıdır ve bu dönüşüme yolaçan temel neden de işte budur." § 299'un Ekinde şöyle deniyor: "Ülkemizde devlet gereksinme duyduğu her şeyi satın alır ve bu durum ilkin soyut, ölü ve ruhsuz bir şey olarak görünebilir ve aynı zamanda devletin saygınlığını yitirdiği ve soyut yükümlülüklerle yetindiği izlenimini de verebilir. Ama çağdaş devletin ilkesi, bireyin yaptığı her şeyin kendi istenci tarafından belirlenmesini gerektirir." ... "Bugün öznel özgürlüğe saygı kendini, bireyden bireyin vermek istediğinden başka hiçbir şeyin alınmamasında gösterir." İstediğinizi yapın, ödeyeceğinizi ödeyin. Hegel ayrıca, "devletin savunmasıyla ilgili yükümlülükler Hukuk Felsefesinin bir başka bölümünde incelenecek" de diyor. Hegel'in nedenlerinden başka nedenlerle, kişisel askeri hizmet ödevinden daha sonra söz edeceğiz. § 299'un Eki şu önermeyle başlıyor: "Siyasal anayapının iki görünümü, bireylerin hakları ve ödevlerine uygun geliyor. Oysa bireylerin ödevleri (yükümlülükleri) konusunda hemen her şey, şimdi hemen hemen paraya indirgeniyor. Askerlik ödevi bugün, tek kişisel yükümlülüğü [sayfa 89] oluşturuyor." § 300. "Bütünsellik olarak alman yasama gücü içinde ilkin öteki iki uğrağın etkisi görülür: son kararın kendisine bağlı olduğu kişi olarak kral ve yalnız bütünün çeşitli görünümlerinin ve gerçek pratik içinde ve gerçek pratik tarafından kesin olarak saptanan ilkelerin somut ve toptan bilgisine sahip olduğu için değil ama özellikle devletin gereksinmelerini de bildiği için danışmacı-tartışmacı uğrağı oluşturan hükümet gücü. Son olarak da temsili uğrak [sınıf meclisleri] gelir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Böylece krallık gücü ve hükümet gücü... yasama güçlerini oluşturuyor. Ama eğer yasama gücü bütünselliği oluşturuyorsa, krallık gücü ile hükümet gücünün daha çok yasama gücünün uğraklarını oluşturmaları gerekiyor. Yalnızca onlara eklenen temsili uğrak yasama gücünü oluşturuyor; bir başka deyişle temsili uğrak, krallık gücünden de hükümet gücünden de farklı olan bir uğrak olarak yasama gücünü oluşturuyor. § 301. "Temsili öğenin görevi, yalnızca kendinde olduğu gibi değil ama kendi/için olduğu gibi de genel çıkarı edimselleştirmek, bir başka deyişle öznel biçimsel özgürlük uğrağım, yani yığının görüş ve düşüncelerinin görgül evrenselliği olarak kamu bilincini edimselleştirmektir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Temsili uğrak burjuva-sivil toplumun, meclislerin "yığın" olarak karşısına çıktıkları devlet katındaki bir temsilciliğini oluşturuyor. Bu yığın genel çıkarı kendi öz çıkarı olarak, Hegel'e göre "yığının görüş ve düşüncelerinin görgül evrenselliği"nden başka bir şey olmayan (üstelik anayasal da olsa çağdaş krallıklarda gerçekten böyle olan) "kamu bilinci"nin nesnesi olarak bile bile ele alıp inceleyeceği uğrağın geldiğini görüyor. Devlet tinine, devlet bilincine ve topluluk tinine karşı bunca saygı gösteren Hegel'in, bu tin onun karşısına gerçek görgül biçimiyle çıkar çıkmaz açıkça küçümseyici görünmesi [sayfa 90] de belirtici oluyor. Gizemciliğin gizemi de işte burada yatıyor. Devlet bilincini bir bilgi hiyerarşisi olan bürokrasinin upuygun olmayan biçiminde keşfettiğini sanan ve en küçük bir eleştiri duygusu olmaksızın devlet bilincinin bu upuygun olmayan varoluş biçimini gerçek ve tamamen uygun bir biçim olarak kabul eden aynı imgesel soyutlama, aynı gizemli soyutlama, şimdi de aynı saflıkla devletin görgül gerçek tininin, kamusal bilincin "yığının görüş ve düşünceleri"nin basit bir yamalı bohçasından başka bir şey olmadığını ilan ediyor. Tıpkı bürokrasiye kendine yabancı bir öz yüklediği gibi, devletin gerçek özünü ancak görgül görüngünün upuygun olmayan görünümünde görüyor. Hegel bürokrasiyi ülküselleştiriyor ve kamusal bilinci görgül bir şey derekesine düşürüyor. Devlet tininin gerçek bürünümü ile Hegel çok az ilgileniyor, çünkü onun aldatıcı bürünümleri içinde tamamen gerçekleşmiş olduğunu sanıyor. Devletin tini gizemli olarak bekleme odasında sık sık boy gösterdiği sürece Hegel, yerlere kadar eğiliyor. Karşımızda in persona [bizzat] boy gösterdiği şu anda, yüzüne bile bakmıyor. "Temsili öğenin görevi, yalnızca kendinde olduğu gibi değil ama kendi-için olduğu gibi de genel çıkarı edimselleştirmektir." Hiç kuşkusuz genel çıkar, "kamusal bilinç" ve "yığının görüş ve düşüncelerinin görgül evrenselliği" biçiminde edimselleşiyor. Genel çıkar böylece özerk bir özlük olarak kavranıyor ve onun özne-oluşu, yaşamsal-oluşunun bir uğrağı olarak görünüyor. Özneler "genel çıkar" içinde nesnelleşiyor diyecek yerde Hegel, genel çıkarın bir özne oluşunu görüyor. Öznelerin "genel çıkar"ı kendi gerçek çıkarları olarak koymaları gerekiyor diyecek yerde Hegel, biçimsel bir varoluş kazanmak için genel çıkarın özne olması gerektiğini söylüyor. Genel çıkarın özne olarak var olmakta çıkarı oluyor. Burada genel çıkarın "kendinde varlığı" ile "kendi-için varlığı" arasındaki ayrımı gözden yitirmemek gerekiyor. "Genel çıkar" daha hükümetin çıkarı vb. olarak "kendinde" [sayfa 91] var oluyor; var oluyor, ama gerçekten bir genel çıkar olmadan var oluyor. Hiç de bir genel çıkar olmuyor, çünkü "burjuva-sivil toplum"un çıkarı olmuyor. Daha şimdiden kendi özüne uygun ve kendinde varoluşan bir varoluş [bir bürünüm] kazanıyor. Şimdi genel çıkarın gerçeklikte "kamusal bilinç" ve "görgül evrensellik" durumuna da gelmesi salt biçimsel bir oluş oluşturuyor ve ancak simgesel bir biçimde gerçeklik durumuna geliyor. Genel çıkarın "biçimsel" ya da "görgül" varoluşu, onun tözsel varoluşundan ayrılıyor. Gerçek şu ki kendinde olduğu gibi "genel çıkar" gerçekten genel çıkar olmuyor ve yalnızca gerçek görgül genel çıkar biçimsel genel çıkar oluyor. Hegel içerik ile biçimi, kendinde varlık ile kendi-için varlıkı ayırıyor ve kendi-için varlığı dışardan gelen biçimsel bir uğrak olarak işin içine karıştırıyor. İçerik, bu içeriğin biçimleri olmayan birçok biçim içinde daha şimdiden hazır Ve var oluyor; buna karşılık şimdi içeriğin gerçek biçimi olarak kabul edilen biçimin içeriğinin de gerçek içerik olmadığı kendiliğinden anlaşılıyor. "Genel çıkar", gerçekten halkın çıkarı olmadan daha şimdiden saptanıyor. Halkın gerçek hakkı, halkın etkin katılımı olmadan güvence altına almıyor. Meclisler [temsili uğrak] halkın hakkı olarak devlet çıkarının aldatıcı bir bürünümünü oluşturuyor. Genel çıkarın genel, kamusal çıkar olduğu yanılsamasını, halkın hakkının genel çıkar olduğu yanılsamasını oluşturuyor. Devletlerimizde olduğu kadar hegelci hukuk felsefesinde de, "genel çıkar genel çıkardır" totolojik önermesinin ancak pratik bilincin yanılsaması olarak görünebileceği bir noktaya varılıyor. Meclisler uğrağı burjuva-sivil toplumun siyasal yanılsamasından başka bir şey oluşturmuyor. Öznel özgürlük Hegel'de biçimsel özgürlük olarak görünüyor (bununla birlikte özgür olanın özgürce yapılması ve özgürlüğün doğal bir toplumsal içgüdü bilinçsizliğiyle hüküm sürmemesi de önemlidir) ve öznel özgürlük ona, nesnel özgürlüğü öznel özgürlüğün bir uygulanması ve bir gerçekleşmesi olarak düşünmediği için biçimsel özgürlük olarak [sayfa 92] görünüyor. Hegel özgürlüğün gerçek ya da gerçek sayılan içeriğine gizemli bir dayanak verdiği için, özgürlüğün gerçek öznesine salt biçimsel bir anlamdan başka bir anlam tanımıyor. Kendinde ve kendi-için, töz ve özne ayrımı, soyut bir gizemcilik alanına giriyor. § 301'in yorumunda Hegel, "meclisler uğrağı"nın "biçimsel" ve "aldatıcı" niteliğini daha da büyük bir belirginlikle ortaya koyuyor. Dediğine bakılacak olursa, "meclisler uğrağı"nın bilgisi kadar istenci de, kısmen anlamsız, kısmen şüpheli bir nitelik taşıyor ve yasaların hazırlanmasına katkısının da hiçbir tözsel içeriği bulunmuyor. [Bu tezi savunmak için Hegel, şu iki kanıtı kullanıyor:] 1. "Yasaların hazırlanmasına meclislerin de katılmasının gereği ve yaran konusunda halk bilincinde genellikle yaygın olan kanı, aşağı yukarı şudur: Halkın temsilcilerinin ve hatta halkın kendisinin, halka en çok yaran dokunacak şeyleri en iyi bilmeleri ve hiç kuşkusuz bu en iyi konusunda en iyi istence de sahip olmaları gerekir. Oysa birinci nokta konusunda gerçek daha çok şudur ki halk, eğer bu terim bir devlet üyelerinin özel bir bölüntüsünü adlandırıyorsa, ne istediğini bilmeyen bölümü simgeler. Ne istediğini bilmek ve dahası kendinde ve kendi-için varolan istencin, yani usun ne istediğini bilmek, halkın hiç de belirgin niteliği olmayan derin bir bilgi ve derin bir zekanın ürünüdür." Bu derin bilgi ve derin zeka her halde bürolarda bulunuyor. Ama Hegel meclislerin kendileri konusunda ne düşündüğünü daha aşağıda şöyle söylüyor: "Yüksek devlet görevlileri devlet kurum ve gereksinmelerinin niteliği üzerine zorunlu olarak daha derin ve daha geniş bir anlayışa sahiptirler; üstelik bu işler üzerine daha iyi bir beceri ve daha büyük bir alışkanlığa da sahiptirler ve meclislerin yardımı olmaksızın en iyi olanı yapabildikleri gibi, meclislerin içinde en iyi olanı yapma sürekli zorunluluğuna sahip olanlar da onlardır." [sayfa 93] Bunun Hegel tarafından betimlenen örgütlenmede tamamen doğru olduğu kendiliğinden anlaşılıyor. 2. [İkinci kanıt.] "Kamu yaran konusunda meclislerin özellikle iyi olan niyetine gelince, daha önce belirtildiği gibi (§ 272) ayak takımının kanısını benimsemek ve hükümette önceden bir kötü ya da daha az bir niyet varsaymak da olup bitenleri salt olumsuz bir bakış açısından düşünmek anlamına gelir. Böyle bir önvarsayım şöyle bir karşı saldırıya yol açabilir: Meclisler tekillikten, özel alanın bakış açısından ve özel çıkarlardan türediklerine göre, yetkilerini bunların hizmetinde ve genel çıkar zararına kullanmaya yatkındırlar, oysa kamu gücünün öteki uğrakları, tam tersine, tanım gereği devletin bakış açısında yer alır ve kendilerini genel ereklere adarlar." Öyleyse meclislerin bilgi ve istençleri ya gereksiz ya da şüpheli oluyor. Halk ne istediğini bilmiyor. Meclisler yönetim bilimine, bu bilimin tekelini ellerinde tutan memurlarla aynı derecede sahip değil ve "genel çıkar"ı gerçekleştirmek bakımından fazlalık oluşturuyor. Memurlar genel çıkarı meclislerin yardımı olmadan gerçekleştirebiliyor, hatta en iyiyi onlara rağmen yapmak gibi bir zorunlulukları da var. İçerik konusunda meclisler, öyleyse katıksız bir lüks oluşturuyor. Öyleyse varoluşları da, kelimenin tam anlamıyla katıksız bir biçim oluşturuyor. Ayrıca meclislerin düşünüş ve istençleri de kuşkulu, çünkü meclisler "özel alanın bakış açısından ve özel çıkarlardan" türüyorlar. Gerçekte özel çıkar onların tek genel çıkarını oluşturuyor, yoksa genel çıkar onların özel çıkarını oluşturmuyor. Ayrıca ne istediğini bilmeyen, genel çıkar üzerine hiçbir özel bilgisi olmayan ve genel içeriğini genel çıkara karşıt bir özel çıkar oluşturan bir istenç içinde de "genel çıkar", genel çıkar olarak nasıl biçim kazanabilirdi? Çağdaş devletlerde olduğu gibi hegelci hukuk felsefesinde de genel çıkarın gerçek ve bilinçli gerçekliği, biçimsel bir gerçeklikten başka birşey oluşturmuyor ya da yalnızca biçimsel olan gerçek genel çıkarı oluşturuyor. [sayfa 94] Hegel'in çağdaş devletin özünü olduğu gibi betimlediği için değil ama olan şeyi devletin özü olarak gösterdiği için kınanması gerekiyor. Ussal olan gerçektir tezi kendini, her zaman ve her yere dışavurduğu şeyin karşıtı olan ve olduğu şeyin de karşıtını dışavuran usdışı gerçekliğin çelişkisinde gösteriyor. Genel çıkarın kendi-için "öznel olarak" varolduğunu ve öyleyse "genel çıkar olarak gerçekten" varolduğunu, öyleyse genel çıkarın biçimine de sahip olduğunu gösterecek yerde Hegel, yalnızca genel çıkarın öznelliğini biçim yokluğunun oluşturduğunu gösteriyor. Oysa içeriksiz bir biçimin biçimsiz olması gerekiyor. Genel çıkarın genel çıkar devleti olmayan bir devlette aldığı biçim, bir biçim-olmayandan, kendi kendini aldatan bir biçimden, kendi kendisiyle çelişen bir biçimden, gerçeğe uymayan ve bu gerçek dışı görünüş olarak ortaya çıkan bir biçimden başka bir şey olamıyor. Meclisler öğesinin lüksünü Hegel, yalnızca Mantık aşkından ötürü istiyor. Görgül evrensellik olarak genel çıkarın "kendi-için varlık"ının, bir yerde ete kemiğe bürünmesi gerekiyor. Hegel genel çıkarın "kendi-için varlık"ının upuygun bir gerçekleşmesinin ardından koşmuyor; Mantık'ın bu kategorisine indirgenebilecek görgül bir gerçeklik bulmakla yetiniyor. Meclisler işte böyle bir gerçeklik olarak önüne çıkıyor ve o zaman Hegel bu gerçekliğin ne kadar sefil ve çelişkilerle dolu bir gerçeklik olduğunu belirtmekten geri kalmıyor. Ve sonra da "halk bilinci"ni Mantık'ın satisfecitiyle [iyi hal kağıdıyla] yetinmediğinden dolayı, bu keyfi soyutlama aracıyla gerçekliği Mantık içinde eritmek istemediğinden ve Mantık'ın gerçek bir nesnelliğe dönüştüğünü görmek istediğinden dolayı kınıyor. Keyfi soyutlama diyorum. Gerçekten de eğer hükümet gücü genel çıkarı istiyorsa, onu biliyorsa, onu gerçekleştiriyorsa ve görgül bir çokluk oluşturuyorsa (Hegel hükümet gücünün bir bütünsellik oluşturmadığını bize kendisi söylüyor), hükümet gücü neden genel çıkarın "kendi-için varlığı" olarak tanımlanmasın? Ve sorun ancak hükümette aydınlığa [sayfa 95] kavuştuğuna ve belirginlik, gerçeklik ve özerklik kazandığına göre, meclisler neden genel çıkarın "kendinde varlığı" olarak tanımlanmasın? Ama gerçek karşıtlığı şu oluşturuyor: Genel çıkarın devlet içinde herhangi bir biçimde "gerçek" ve dolayısıyla "görgül" genel çıkar olarak temsil edilmiş olması gerekiyor. Genel çıkarın bir yerde evrenselin tacı ve cüppesi ile ortaya çıkması ve bir rol, bir yanılsama durumuna gelmesi gerekiyor. Burada "biçim" olarak "evrensel", "evrensellik biçimi içindeki" evrensel ile "içerik olarak evrensel" arasındaki karşıtlık söz konusu ediliyor. Örneğin bilimde genel çıkarı "tekil bir birey" gerçekleştirebiliyor ve bu işi her zaman bireyler yerine getiriyor. Ama genel çıkar ancak bireyin işi değil de toplumun işi olduğu zaman gerçekten genel çıkar durumuna geliyor. Bu da yalnızca biçimi değil, ama içeriği de değiştiriyor. Ama burada genel çıkarı halkın kendisinin oluşturduğu devlet söz konusu ediliyor; burada cinsil istenç olarak kendi gerçek varoluşuna ancak kendinin bilincine varan halkın istencinde kavuşan istenç söz konusu ediliyor. Ayrıca burada devlet İdeası söz konusu ediliyor. Genel çıkarın ve genel çıkarla uğraşma görevinin bir tekel oldukları ve gerçek genel çıkarları tekellerin oluşturdukları çağdaş devlet, "genel çıkarı" basit bir biçim olarak sahiplenmeye dayanan çok acayip bir icatta bulunuyor. (Gerçek şu ki yalnız biçim genel çıkarı oluşturuyor.) Böylece çağdaş devlet, ancak görünüşte gerçek genel çıkarı oluşturan kendi içeriğine uygun düşen biçimi buluyor. Anayasal devlet, halkın gerçek çıkarı olarak devlet çıkarının yalnızca biçimsel bir varoluşa sahip olduğu ve gerçek devletin yanında belli bir biçim olarak varolan devleti oluşturuyor. Halkın çıkarı olarak devletin çıkarı biçimsel olarak bir gerçeklik kazanıyor, ama bu gerçekliğin biçimsel kalması gerekiyor. Devletin çıkarı bir formalite, halk yaşamının yüksek beğenisi ve bir seremoni durumuna geliyor. Meclisler anayasal devletin, devlet halkın çıkarını ve halk da devletin [sayfa 96] çıkarını oluşturuyor yolundaki yalanını onaylamak ve yasallaştırmaktan başka bir şey yapmıyor. Bu yalan, içeriğe ulaşılır ulaşılmaz ortaya çıkıyor. Yasama gücü içeriğini evrenselde bulduğu, istenç sorunu olmaktan çok bilgi sorunu olduğu ve devletin ****fizik gücünü oluşturduğu içindir ki bu yalan yasama gücü olarak kurumsallaşıyor, oysa hükümet gücü olarak aynı yalan, ya hemen erimek ya da gerçeğe dönüşmek zorunda kalıyor. Devletin ****fizik gücü [yani yasama gücü], devletin genel ****fizik yanılsamasının en upuygun merkezini oluşturuyor. "Meclislerin genel yarar ve kamusal özgürlük bakımından simgeledikleri güvence, birey düşünülürse anlaşılabileceği gibi, temsilcilerin özel anlayış gücünden kaynaklanmaz [...] ama kaynağını şu olgulardan alır. İlkin temsilciler, merkezi yetkililerin gözlerinden uzakta kalan memurların davranışını daha iyi bildikleri ve en ivedi ve en özel zorunluluk ve eksiklikler üzerine daha somut bir görüşe sahip oldukları için ek bir bilgi katkısında bulunurlar. Daha sonra, kolektif eleştirinin ve daha açıkçası halk eleştirisinin öncelenmesi, memurları işlere ve çeşitli tasarılara önceden en büyük dikkati göstermeye ve bunları en temiz güdüler uyarınca göz önünde bulundurmaya isteklendirmek yönünde etkili olur. Ayrıca meclislerin kendi üyelerine de kendini zorla kabul ettiren bir zorunluluktur bu [...]" "Kaynağının meclislerde olduğu varsayılan özel güvenceye gelince, genel yarar ve ussal özgürlüğün bu güvencesi olmak niteliğini, devletin bütün öteki kurumlarının meclislerle paylaştıklarım söyleyelim. Bu kurumlardan bazılarının, örneğin kralın hükümranlığının, tahta kalıtım yoluyla geçişin, yargılamayla ilgili örgütlenmenin vb. genel yarar ve özgürlüğü çok daha güçlü bir biçimde güvence altına aldıklarını da söyleyelim. Meclislerin Kavrama uygun özgül belirlenimi, genel özgürlüğün özgül uğrağının, yani [...] burjuva-sivil topluma özgü anlayış ve istencin, bu meclisler sayesinde devlete bağlı bir gerçeklik olarak somutlaşması olgusunda aranmalıdır. Bu uğrağın dış zorunluluk ve dış çıkarlarla hiçbir ilişkisi olmayan içkin bir zorunluluk sonucu olması, burada olduğu gibi [içkin bir zorunluluğun söz konusu olduğu] her yerde, felsefel düşünceden kaynaklanan bir sonuçtur." [sayfa 97] Kamusal, genel özgürlük, devletin öteki kurumları tarafından sözümona güvence altına almıyor; meclisler kamusal özgürlüğün sözümona özgüvencesini oluşturuyor. Gerçek şudur ki halk, içlerinde güvence altına alındıkları meclislere kurumlardan, yani kendi eyleminin sonucu olmamakla birlikte kendi özgürlüğünü güvence altına alıyor diye kabul edilen ve kendi özgürlüğünün belirtilerini oluşturmamakla birlikte bir özgürlüğün güvenceleri olarak kabul edilen kurumlardan daha çok önem veriyor. Hegel'in meclisler ile öteki devlet kurumları arasında kurduğu uyum, onların özleriyle çelişiyor. Hegel bu gizi, "meclislerin Kavrama uygun özgül belirleniminin [...] burjuva-sivil topluma özgü anlayış ve istencin bu meclisler sayesinde devlete bağlı bir gerçeklik olarak somutlaşması" olgusunda bulunduğunu söyleyerek çözüyor. Meclisler burjuva-sivil toplumun devlet üzerindeki yansımasını oluşturuyor. Bürokratlar devletin burjuva-sivil toplumdaki temsilcilerini oluşturdukları gibi, meclisler de burjuva-sivil toplumun devletteki temsilcilerini oluşturuyor. Öyleyse her zaman iki karşıt istenç arasındaki gizli pazarlıklar söz konusu oluyor. Aynı § 301'in Ekinde şöyle deniyor: "Hükümetin meclisler karşısındaki konumunun özsel olarak düşmanca olmaması gerekir ve böyle düşmanca bir ilişkinin zorunluluğuna inanmak acıklı bir yanlışlıktır." Bu söylenen acıklı bir gerçeklik oluşturuyor. "Hükümet kendisine başka bir partinin karşı çıktığı bir parti değildir." Doğru olan bunun tam tersidir. "Meclisler tarafından kabul edilen vergilerin devlete yapılan bir bağış olarak düşünülmemesi gerekir, çünkü bu vergiler onları kabul eden kimselerin kendi çıkarlarına uygun olarak [sayfa 98] kabul edilmektedirler." Anayasal devlette verginin kabul edilmesi, genel kanıya göre, zorunlu olarak bir bağış oluşturuyor. "Meclislerin kendilerine özgü anlamını oluşturan şey şudur ki bu meclisler aracıyla devlet halkın öznel bilincine giriyor ve halk da devlete katılmaya başlıyor." Bu son konu tamamen doğru. Meclisler aracılığıyla halk devlete katılmaya başlıyor ve devlet de, aşkın bir güç olarak, halkın öznel bilincine giriyor. Ama nasıl oluyor da Hegel bu katılma başlangıcını tam bir gerçeklik olarak gösterebiliyor? § 302. "Dolayım organı olarak düşünülen meclisler, genel olarak hükümet gücü ile tekil bireyler ve özel alanlar halinde dağılmış halk arasında yer alırlar. Görevleri onları devlet ve hükümet duygusuna olduğu kadar bireylerin ve özel toplulukların çıkarları duygusuna da sahip olmak zorunda bırakır. Aynı zamanda bu durum, [a] krallık gücünün bütünden kopmasını ve aşırı bir uç olarak, yani keyfi bir zorbalık olarak görünmesini önlemek için, [b] bireylerin, komünlerin ve korporasyonların özel çıkarlarının bütünden kopmasını önlemek için ve son olarak ve özellikle [c] bireylerin kendilerini, organik olmayan bir kanılar ve istekler tehlikesiyle karşı karşıya ve organik devlete karşı yığınsal zor kullanmaya yatkın bir kalabalık, bir yığın olarak göstermelerini önlemek için, meclislerin hükümet gücü örgütüyle ortaklaşa hareket etmelerinin gerektiği anlamına gelir."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Devlet ve hükümet her zaman özdeş olarak düşünülüyor ve aynı yana konuluyor, oysa "tekil bireyler ve özel alanlar" olarak halk, her zaman bir başka yana konuluyor. Meclisler bu ikisi arasındaki dolayım organını oluşturuyor. Meclisler, "devlet ve hükümet duygusu"nun "bireylerin ve özel toplulukların çıkarları duygusu" ile karşılaşmaları ve [sayfa 99] birleşmeleri gereken orta terimi oluşturuyor. Bu iki karşıt "duygu"nun, devletin dayanması gereken özdeşliği, meclislerde simgesel bir betimleme kazanıyor. Devlet ile burjuva-sivil toplum arasındaki uzlaşma, özel bir alan olarak görünüyor. Meclisler, devlet ile burjuva-sivil toplum arasındaki bireşimi oluşturuyor. Ama bu meclislerin iki çelişik kanıyı kendilerinde birleştirmek için nasıl davranmaları gerektiği bize söylenmiyor. Meclisler devlet ile aynı devlet içine koyulan burjuva-sivil toplum arasındaki çelişkiyi oluşturuyor. Ama onlar aynı zamanda bu çelişkinin çözüm isteğini de oluşturuyor. "Aynı zamanda bu durum [...] meclislerin hükümet gücü örgütüyle ortaklaşa hareket etmelerinin gerektiği anlamına gelir." |
|
|
|
|
|
#10 |
|
Senior Member
![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 1.898
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
302'nin Ekinde şöyle deniyor:
"Anayapı özsel olarak bir dolayım sistemidir." § 303. "Evrensel sınıfın, daha açık bir deyişle kendini hükümet hizmetine adayan sınıfın evrensele, tanım gereği kendi özsel etkinliğinin ereği olarak sahip olması gerekir. Özel alansa, yasama gücü öğesi olarak meclislerde siyasal bir anlam ve etkinlik kazanır. Bu meclislerde özel alan, ne salt farklılaşmamış bir yığın, ne de atomlara bölünmüş bir kalabalık olarak görünmelidir; onun daha önce [burjuva-sivil toplumda] olduğu gibi, yani [iki temel sınıfa] bölünmüş bir alan olarak, tözsel ilişkiye [aile ve tarım] dayanan sınıf ile özel gereksinimlere ve bu gereksinimlerin karşılanması için çalışmaya dayanan [sınai ve ticari] sınıf olarak görünmesi gerekir [...] Devlet içinde gerçekten özel olarak ne varsa, evrensele gerçekten ancak böyle bağlanır."[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Gizin çözümünü burada buluyoruz: "Yasama gücü öğesi olarak meclislerde, özel alan siyasal bir anlam vb. kazanıyor." Özel alanın bu "önem"i, gerçekten olduğu şeye göre, yani burjuva-sivil topluma eklemlenmesine göre kazandığı belirtiliyor. (Hegel evrensel sınıfı daha önce kendini hükümet hizmetine adayan sınıf olarak tanımlıyor; öyleyse evrensel sınıf yasama gücünde hükümet tarafından temsil ediliyor.) [sayfa 104] Meclisler özel alanın, siyasal olmayan alanın siyasal anlam ve önemini oluşturuyor ve bu da bir contradictio in adjecto [kavramın belirlenimindeki çelişki] oluşturuyor. Hegel'in betimlediği devlette özel alan (ve daha sonra göreceğimiz gibi özel alanın [sınıflar halinde] farklılaşması) siyasal bir anlam (ya da önem) taşıyor. Özel alan bu devletin özüne ve siyasetine bağlanıyor. Öyleyse özel alana Hegel siyasal bir anlam, yani kendi gerçek anlamından başka bir anlam kazandırıyor. § 303'ün yorumunda şöyle deniyor: "Bu görüş bir başka yaygın görüşe ters düşüyor. Özel alan devlet işlerine ancak yasama gücü aracıyla katılabileceğine göre, —deniyor bu yaygın görüşte,— özel alanın yasama gücünde ya bu görev için kendi temsilcilerini seçen bireyler ya da yasama görevinde doğrudan doğruya bir oy hakkına sahip bireyler olarak görünmesi gerekir. Bu soyut ve atomcu görüş, daha aile ve burjuva-sivil toplum düzeylerinde yitip gider, çünkü daha bu düzeylerde birey, kendini ancak bir evrensellik üyesi olarak gösterir. Oysa devlet özsel olarak, üyeleri özerk topluluklar oluşturan bir örgüttür ve devlette hiçbir öğenin organik olmayan bir yığın olarak görünmemesi gerekir. Halk dendiği zaman, genellikle bireyler yığını olarak bir yığın anlaşılır; gerçi bu yığın pekala bir katışmaç [bir bütün] oluşturabilir, ama yalnızca kalabalık olarak, yani hareket ve eylemi ancak ilkel, usdışı, vahşi ve ürkütücü bir hareket ve eylem olabilen şekilsiz bir yığın olarak [...]" "Bu gruplar [aileler ve burjuva-sivil toplumu oluşturan öteki gruplar] zaten topluluklar halinde yaşamaktadırlar. Bu toplulukları yeniden bir bireyler sürüsü halinde dağıtan ve bu işi o topluluklar siyasete, yani en yüksek somut evrensellik alanına daha yeni ayak bastıkları bir sırada yapan bir görüş [yukarda sözü edilen atomcu görüş gibi bir görüş], burjuva-sivil yaşam ile siyasal yaşam arasındaki ayrımı sürdürüp götüren ve siyasal yaşamı sanki havada uçmaya mahkûm eden bir görüştür; şundan ki siyasal yaşamın temeli, kendinde ve kendi-için sağlam ve yasal bir hukuk temeli değil, ama keyfilik ve kanının bireyselliği, yani rastlantı olmaktadır." "Bu tür sözde teoriler, burjuva-sivil toplumun sınıflan [Stände] ile sözcüğün siyasal anlamıyla meclislerin [Stände] [sayfa 105] birbirinden çok uzak gerçeklikler oluşturdukları düşüncesini içerirler, ancak [bunları adlandırmak için aynı Stände sözcüğünü kullanan] alman dili, en eski zamanlarda [bu iki gerçeklik arasında] gerçekten varolan birliği korumuştur." Hegel "evrensel sınıfı "kendini hükümet hizmetine adayan sınıf olarak tanımlıyor. Bu sınıfın "hükümet hizmetinde" olduğu önvarsayımından hareket ediyor. "Özel alan meclislerde siyasal bir önem ve etkinlik kazanır" vb. diyor. Özel alanın "siyasal önem ve etkinliği", özel alanın önem ve etkinliğinin özel bir biçimini oluşturuyor. Özel alan siyasal bir alan durumuna dönüşmüyor, ama özel alan olarak bir önem ve bir etkinlik kazanıyor. Siyasal önem ve etkinliği, özel alan olarak özel alanın önem ve etkinliği oluyor. Bu nedenle özel alan siyasal alana, ancak burjuva-sivil toplum sınıflarının farklılıkları tarafından belirlenmiş olduğu gibi adım atabiliyor. Burjuva-sivil toplumun sınıf farklılığı, siyasal bir farklılık durumuna geliyor. Alman dili, diyor Hegel, burjuva-sivil toplumun sınıfları ile siyasal meclisler arasındaki özdeşliği çoktan dile getiriyor ve en eski zamanlarda varolan ve bugün artık varolmadığı sonucunun çıkarılması gereken birliği koruyor. Hegel, "devlet içinde gerçekten özel olarak ne varsa evrensele gerçekten ancak böyle bağlandığına" inanıyor. "Burjuva-sivil yaşam ile siyasal yaşam arasındaki ayrılığın" bu biçimde ortadan kaldırılması ve özdeşliklerinin bu biçimde doğrulanması gerekiyor. Hegel şuna dayanıyor: "Bu gruplar [aileler ve burjuva-sivil toplumu oluşturan öteki gruplar] zaten topluluklar halinde yaşamaktadırlar." "Bu topluluklar siyasete, yani en yüksek somut evrensellik alanına daha yeni ayak bastıkları" bir sırada, onların "yeniden bir bireyler sürüsü halinde dağıtılması" nasıl istenebiliyor? Hegel'in bu kanıtlamasını daha yakından izlemek gerekiyor. Hegelci özdeşliğin [burjuva-sivil yaşam ve siyasal yaşam [sayfa 106] özdeşliğinin] summununun [doruk noktasının] ortaçağ olduğunu Hegel'in kendisi söylüyor. Ortaçağda genel olarak sivil toplumun sınıfları ile sözcüğün siyasal anlamındaki sınıflar özdeş sınıflardı. Ortaçağ anlayışı şu formül içinde dile getirilebiliyor: sivil toplumun sınıfları ve siyasal sınıflar özdeş sınıflardı, çünkü sivil toplum siyasal toplumdu; çünkü sivil toplumun organik ilkesi devletin ilkesiydi. Ama Hegel, kesin olarak karşıt iki terim, gerçekten farklı iki alan olarak düşündüğü "burjuva-sivil toplum" ve "siyasal devlet" ayrılığından hareket ediyor. Gerçi bu ayrılık çağdaş devlette gerçekten var. Sivil toplum sınıfları ile siyasal sınıflar arasındaki özdeşlik, sivil toplum ile siyasal toplum arasındaki özdeşliğin dışavurumuydu. Bu özdeşlik yitip gitti. Hegel bu özdeşliği önceden yitip gitmiş varsayıyor. "Sivil toplum sınıfları ile siyasal sınıflar arasındaki özdeşlik", eğer gerçeği dile getirseydi, sivil toplum ile siyasal toplum arasındaki ayrılığın bir dışavurumundan başka bir şey olamazdı! Ya da daha doğrusu: çağdaş toplumun gerçek ilişkisini, yani burjuva-sivil toplum ile siyasal toplum arasındaki gerçek ilişkiyi, sivil toplumun sınıfları ile siyasal toplumun sınıfları arasındaki ayrılık dışavuruyor. İkinci olarak: Hegel'in sözünü ettiği siyasal Stände [= meclisler], siyasal sınıfların [Stände] ortaçağda taşıdıkları ve daha önce söylendiği gibi onları sivil toplumun sınıfları ile özdeş duruma getiren anlamdan tamamen farklı bir anlam taşıyor. Onların bütün varoluşları, siyasal bir varoluş oluşturuyordu; varlıkları, devletin varlığını oluşturuyordu. Yasama etkinlikleri, imparatorluk vergilerini oylamaları, onların genel siyasal anlam (önem) ve etkinliklerinin özel türümünden başka bir şey oluşturmuyorlardı. [Her meclis (Ständ, "siyasal sınıf) üyesi için] onların meclisi, onların devletiydi [Ihr Ständ war ihr Staat]. Meclisler ("siyasal sınıflar") ile imparatorluk arasındaki ilişki, bu ayrı devletler ile milliyet arasındaki bir uzlaşma ilişkisinden başka bir şey oluşturmuyordu; çünkü siyasal devlet, sivil toplumun tersine, milliyetin [sayfa 107] temsilinden başka bir şey oluşturmuyordu. Milliyet, bu çeşitli korporasyonların vb. point d'honneurünü [onur sorununu], en üstün siyasal duygusunu oluşturuyordu ve meclisler vergileri vb. yalnızca milliyet adına oylayıp kabul ediyorlardı. Bu yasamacı meclisler ile imparatorluk arasındaki ilişki, böyle bir ilişki oluşturuyordu. Meclisler özel prenslikler içinde de aynı rolü oynuyorlardı. Prenslik, hükümdarlık, o zaman bazı ayrıcalıklardan yararlanan ama öteki meclislerin (Stände, "siyasal sınıflar") ayrıcalıklarıyla kösteklenen özel bir meclis (Ständ, "siyasal sınıf) oluşturuyordu. (Eski Yunanlarda sivil toplum, siyasal toplumun kölesiydi.) Sivil toplum sınıflarının genel yasama etkinliği hiç de özel alandan siyasal "anlam" ve "etkinlik" alanına geçme anlamına gelmiyordu; bu sınıfların gerçeklik içinde sahip oldukları genel siyasal anlam ve etkinliğin basit bir türümünü oluşturuyordu. Yasamacı güç olarak sahneye girişleri, hükümet (yürütücü) güçlerinin, hükümran güçlerinin tamamlayıcısı olmaktan başka bir şey değildi. Ya da daha iyisi bu giriş, özel bir çıkar olarak görülen kamusal çıkarlar alanına girişleri, özel sınıf olarak hükümranlığa girişleri anlamına geliyordu. Ortaçağda sivil toplum sınıfları, özel sınıflar olmadıkları ya da özel sınıflar siyasal sınıf oldukları için, sivil toplum sınıfları olarak yasama gücüyle donatılıyorlardı. Ortaçağ sınıfları, toplumsal-korporatif bakımdan siyasal öğe olarak, hiçbir yeni belirlenim kazanmıyorlardı. Yasamaya katıldıkları için toplumsal-korporatif bakımdan siyasal sınıf durumuna gelmiyorlar, ama tersine, toplumsal-korporatif bakımdan siyasal sınıf oldukları için yasamaya katılıyorlardı. Bu durum ile Hegel'in sözünü ettiği ve yasama gücüne katılması siyasal bir kahramanlık edimiymiş gibi, kendinden geçirici bir duruma, olağanüstü ve görkemli bir "siyasal önem ve etkinliğe" girişmiş gibi görünen özel alan arasında ne benzerlik var? Bu açıklamada hegelci görüşün bütün çelişkileri bir araya gelmiş bulunuyor. 1. Burjuva-sivil toplum ile siyasal devlet arasındaki, İdeanın gelişmesinin zorunlu bir uğrağı olarak gördüğü ayrılığı [sayfa 108] Hegel, önceden usun mutlak bir gerçeği varsayıyor. Siyasal devleti, çeşitli güçlerin ayrılığına dayanan çağdaş biçimi içinde sunuyor. Bu gerçek ve etkin devlete Hegel, beden olarak bürokrasiyi veriyor ve bu bürokrasi de ona göre bilen ve her şeyi bilerek yapan tin olduğu için, bürokrasiye burjuva-sivil toplumun özdekçiliği üzerinde üstünlük tanıyor. Devletin kendinde ve kendi-için evrenselliğini, burjuva-sivil toplumun çıkar ve gereksinimlerinin özelliğine karşıt olarak gösteriyor. Kısacası, burjuva-sivil toplum ile devlet arasındaki çatışmayı her yerde sergiliyor. 2. Özel alan olarak burjuva-sivil toplumu, siyasal devletin karşıtı olarak gösteriyor. 3. Yasama gücünün oluşturucu öğesi olarak meclislerde, salt burjuva-sivil toplumun siyasal biçimciliğinden, burjuva-sivil toplumun devletteki ve devletin özünü bozmayan bir yansımasından başka bir şey görmüyor. Gerçekten de bu yansıma ilişkisi, özsel olarak farklı gerçeklikler arasında tasarlanabilecek en yüksek özdeşliği oluşturuyor. Ama aynı zamanda Hegel: 1. Kendini yasama gücünün öğesi olarak oluşturduğu sırada burjuva-sivil toplumun, ne farklılaşmamış bir yığın, ne de atomlara bölünmüş bir kalabalık olarak görünmesini istiyor. Burjuva-sivil yaşam ile siyasal yaşam arasında hiçbir ayrılık istemiyor. 2. [Burjuva-sivil toplumun devletteki] bir yansıma ilişkisinin söz konusu olduğunu unutuyor ve burjuva-sivil toplumdaki sınıfları, burjuva sivil toplumdaki sınıflar olarak siyasal sınıflar durumuna dönüştürüyor; ama bu sınıflar siyasal olarak yalnız yasama alanında etkinlik gösterdikleri için de onların etkinliği [burjuva-sivil yaşam ile siyasal yaşam arasındaki] ayrılığı doğrulamaktan başka bir şey yapmıyor. Hegel'e göre meclisler tarafından oluşturulan öğe [yasama gücü öğesi], bu ayrılığın dışavurumunu oluşturuyor, ama aynı zamanda bu öğenin, [burjuva-sivil yaşam ile siyasal yaşamın] varolmayan özdeşliği[ni] simgelemesi de gerekiyor. Hegel burjuva-sivil toplum ile siyasal devlet arasındaki ayrılığı [sayfa 109] biliyor, ama aynı zamanda ikisinin birliğinin devlet içinde dışavurulmasını da istiyor ve burjuva-sivil toplum sınıflarının, burjuva-sivil toplum sınıfları olarak, yasama gücünün bir öğesini oluşturmaları sayesinde bunun sağlanabileceğine de inanıyor. (Bkz: XIV, X)[[Only Registered Users Can See Links. Click Here To Register]] Burjuva-sivil toplum ile siyasal toplum arasındaki ayrılığı bir çelişki olarak görmesi, Hegel'in en derin yanını oluşturuyor. Ama bu çelişkinin aldatıcı bir çözümüyle yetinmesi ve bu yanılsamayı şeyin kendisi olarak göstermesi de yanlışlığa düşen yanını ortaya koyuyor. Buna karşılık küçümsediği "sözde teoriler" [§ 303'ün yorumu], burjuva-sivil toplum sınıfları ile siyasal meclisler arasındaki ayrılığı haklı olarak gerekli görüyorlar. Gerçekten de bu teoriler, çağdaş toplumun bir sonucunu dile getiriyorlar; çünkü siyasal öğe olarak meclisler çağdaş toplumda, devlet ile burjuva-sivil toplum arasında varolan gerçek ilişkinin, yani onların ayrımının gerçek dışavurumundan başka bir şeyi oluşturmuyorlar. Burada söz konusu edilen şeyi Hegel, kendi bilinen adıyla adlandırmıyor. Çünkü temsili anayapı [repräsentative Verfassung: ulusal temsile dayanan anayapı] ile meclissel anayapı [ständische Verfassung, sınıf meclislerine dayanan anayapı] arasındaki tartışma söz konusu ediliyor. Temsili anayapı, çağdaş devletin durumunun açık, gizlenmemiş, tutarlı dışavurumu olduğu için büyük bir gelişme oluşturuyor. Saklanmamış çelişkiyi ortaya koyuyor. Sorunun kendisini incelemeden önce, hegelci açıklamayı bir kez daha okuyalım. "Özel alan, yasama gücü öğesi olarak meclislerde siyasal bir önem kazanır" [§ 303]. |
|
|
|
![]() |
| Anahtar Kelimeler: hegel, hukuk, karl marx |
| Bookmarks |
| Tags |
| eleştirisi, felsefesinin, hegelin, hukuk, karl, marx |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | Arama |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Karl Marx | Nidal | Unutulmayanların Fotoğraf ve Resimleri | 0 | 01-18-2009 10:28 AM |
| Ekonomistler | Phoenix | Ekonomi ve İşletme | 9 | 12-29-2008 12:22 PM |