Orijinalini görmek için tıklayınız : ekin-sanat/ocak sayısı
Phoenix
01-03-2009, 12:47 AM
Ekin Sanat’tan Okura ve Dostlarına;
Dergimizin yeni yılla birlikte yeni bir sayısı da elinizde.Bugüne kadar geçen süre içinde dergimiz sürekli olarak gelişti, önemli aşamalara ulaştı. Dergimize yeni yeni katılan sanatçı arkadaşlar ve okurlar oldu. Bu da gösteriyor ki, verdiğimiz sözleri bir bir yerine getiriyoruz. Hiç kuşkusuz dergiye emek verenler olarak bu durumdan çok büyük erinç duyuyor, daha da ilerilere gitmek için çaba harcıyoruz.
35. sayısına gelmiş olmamıza karşın, yine de kendimizi yolun başında sayıyoruz. Çünkü daha sayısız eksikliğimizin olduğunun ayırdındayız. Bu eksikliklerin aşılması; her konuda olduğu gibi, iyi çalışan bir örgütlülükle olasıdır. Şimdilerde biz, bunu gerçekleştirmek için uğraş veriyoruz. Dergimize emeklerini gönderen arkadaşlarımızın yanında; mutfağında çalışanların da derginin daha iyi hazırlanması, zamanında sizlere ulaşması gibi önemli görevleri var. Özellikle de mutfağında çalışan arkadaşlarımızın azlığı nedeniyle önemli eksikliklerimiz oluyor. Önümüzdeki dönem bu eksiklikleri aşmayı bir görev olarak önümüze koyduk. Başta yazım yanlışları olmak üzere, noktalama işaretlerinin yerli yerinde kullanılması için dergimizin mutfağında çalışan arkadaşlara çok önemli görevler düşmektedir. 2009 yılı bu nedenle dergimizin mutfağının güçlendirilmesi yılı olacaktır. Ayrıca çok daha geniş yazar ve okur kitlesine ulaşacağımıza yürekten inan duyuyoruz.
Önümüzdeki dönem; kapitalist sistemin dünya çapında yaşadığı bunalım nedeniyle ülkemizde de çok önemli zorluklar yaşanacağının bilincindeyiz. Ülkemiz dışa bağımlı olmanın sonuçlarını dün çok ağır yaşıyordu, bugünlerde de çok ağır yaşayacak. Fabrikalar kapanacak, işsizler ordusu çığ gibi büyüyecek. Zaten adaletsiz olan kapitalizmin bu en bunalımlı günlerinin bedelini de yine geniş emekçi yığınları ödeyecek. Açlığın, yoksulluğun, adaletsizliğin kol gezdiği ülkemizde; dergimiz Ekin Sanat; kendi üstüne düşeni layıkıyla yerine getirecek, yaşamı çekilmez kılan egemen güçlere karşı alından bir savaşım yürütecektir.
İyi günleriyle, kötü günleriyle bir yılı daha geride bırakıyoruz. Geleceğe umutla bakan bizler; salt umutla bakmakla yetinmeyecek, güzel günler, güneşli günler için de savaşım vereceğiz. Var olan durumdan sürekli olarak yakınmanın yerine var olan durumu insanlığın çıkarına değiştirmek için her türlü zorluğu göze alacağız. İnsanlık tarihi boyunca söylenmiş sayısız sözler vardır. Bu sözlerden ikisi vardır ki, milyarlarca yoksula ve ezilene yeni bir ufuk açmış, dünyanın böyle gelmiş böyle gitmeyeceğini göstermiştir. Paris Komünü de, 1917 Büyük Ekim Devrimi de bıraktığı izlere bakıldığında İşçi sınıfının en önemli iki destanıdır. Ama bitmemiştir, daha son sözümüzü söylemedik. Tıpkı dalgaların yeniden kıyıları basması gibi geri çekildik, güç topluyoruz. Bu kez kıyıları bir basacağız, tam basacağız. Bu da bizim son sözüm olacak. Bu sözleri yineleyerek; dergimize emeği geçen herkesin, bütün okurlarımızın ve BÜYÜK İNSANLIĞIN YENİ YILINI yürekten kutluyoruz.
Ekin Sanat
Phoenix
01-03-2009, 12:50 AM
Zehirli Kupa – Kemençe – Tango
Sevdiğim Zümrüdü Anka
Bir yanım ıslak fener
Bir yanım ıslak kuş
Öylesine hüzünlüyüm ki
Canım çıktı çıkacak
Yüzümdeki öpücükler bile eskidi
Kendini rüzgara verdi pinokyo
Daralmış kentlerle avundum
Çatal yürekli gezdim
Dörtnala sürdüm tekmil bulutları
Tayfa yazıldım rüzgara
Yeni yüzüm daha görkemliydi eski yüzümden
Aşk öğrenilemezken öğrendim
Gece gözlü yolculuklara çıktım
Ama
dindiremedim
içimdeki
depremi
Kırgın bir kiraz ağacının gözyaşı
Geceden kalan beyaz düşleri üşüten kapalı kapı
Suskun kolye
Büyüsü bozulmuş sardunyalı sokakların çıplağı
Balkonları yıkayan dolunayın izi
Acısı yüreğinde bitik çöl
Ölü zaman
Kirpiklerinden üşütüyor söylenceyi
Yüreğimi yiyor son akşamın öptüğü yara
Direnirken Paris’tim çokça İstanbul
Kurduğum barikatlar
Sıcak Akdeniz
Baygın akasya kokusu
Hepsi baharken
Al kınalı kızlar yanarken için için
Bahar
çekip
içine
alıyor
bizi
sokak sokağın sesini dinlerken
Dans eden gölgesi düşmüştü tenime
Çaykovski bir öteki sokaktı
İri gözlü bir ışıktı geçmiş
Bakır vazoda bir güldü nisan
Ellerim ustalaşmıştı
Sen ulu bir ırmaktın
Gözlerimi yüzünle örttüm
Gül bahçelerinde kendimle görüşüyordum
Yüreğim durdu
Saatler durdu
Kışkırtılmış renkleri çalıyordu kemanlar
Övünen övünsün
Soyluluk masalındaki tiryaki de övünsün
Roma’ya akarken Hannibal zaman ırmağıydı
Atladı ateşe
Kendine benziyordu sonu
Roma’dan mühürlü sözler hiç duyulmamıştı
Çırağan’dan komünist tarih hiç geçmemişti
Sultanahmet’te
tarih
topluyordu
turistler
Camdan öpücük dedim ya masal
Karanlık dedimse gerçek
Yeni yüzlerde gerçek
Avuntusuzum yıllarım geçip gitmiş
Alışığı olduğum sokaklarsa değişmiş
Yapraklar pastel renklerle ağlayan kadınlara benziyor
Zaman ölüsü doldurmuş çay bahçelerini
Firari gülüşlere alışkın olanlar gitmiş
Kuş kendini boyamış
Kurt ovaya inmiş
Yaşamsa kurşun yarası değil
Sokakların uğrağı rüzgar beni üşütüyor
Balkon güllerine yakalanıyorum
Bir de
Bir de cam gözlü kedilere
İçim gül cesetleri dilim lal
Yüzümün bir yanı martı
Sibirya üşüyorum uzağı
Kokularını düşmana satan çiçek de çiçektir
Kuğularım ölü tenim çığlığımı öpüyor
Güneşe ağlamasını öğreten pencerem öksüz
Zamana sığınanlara inat
Susmayı hiç sevmem
Ölümüm zehirli kupa
Ölümüm kemençe
Karanfili kar soluyorum
Ağlasam ağlayamam
Gülsem gülemem
Yarama batıyor adalar
Turgut Koçak
Phoenix
01-03-2009, 12:53 AM
İnce Hastalık
Kelimeler harcandığında,
Kendi kendime kızışlarım beni üzdüğünde,
Varlığım rahatsız ediyorsa varlığını,
Ruhumun en derininden içimde kalanlara ithafsa sözlerin,
Ve derbeder gönlümün biçareliğine geçmiyorsa sözüm,
Zaman en büyük ilaçtır ince hastalığıma...
Yokluğun kadar acı veren başka şey yokken şimdilerde,
Sesin kadar soğuk değilken daha havalar,
Baharın ertesinde kışın beyazlığına sığınmışsa sevdam,
Senin olmayışın kadar gerçekse dün,
Ve senin olmayacağın kadar kesinse yarın,
Zaman en büyük ilaçtır ince hastalığıma...
Evet belki de haklısın, ben cevapsızım,
Ama cevapsız olmayı ben seçmedim,
Beynimi darmadağın eden cevap aramalarımdan öteye gidemedim,
Sebepler çıkmazında yolumu kaybettim,
Ve karanlığın içinde bir ışık vardır belki umuduyla,
Zaman en büyük ilaçtır ince hastalığıma...
Seni gönül gözümle görmeyeceğim bir daha,
Hep ulaşılamayan sevgiliye ağıt olacak sözlerim,
Ama ulaşılamayan sen olmayacaksın ağıtlarda ki,
Sen ulaşılmışın ötesinde kalacaksın hep,
Ve kırık bir kalbin hastalığıysa incelik,
Zaman en büyük ilaçtır ince hastalığıma...
Ben kendimi kaybetmiştim gidişinle,
Şimdi sen beni kaybettin meçhullüğünde,
Bir daha ki sesimi duyuşunda;
Ne o sevgi olacak tonunda, ne o sıcaklığı arayacak karşısında,
Ne ümit olacak umurunda, ne özel numaralar özel kişilere açılacak,
Ve zaman ilaç olmuş olacak yarınıma,
Yarınımda ince hastalığım; sen olmayacaksın...
Tüluğ Bora KÖSE
Phoenix
01-03-2009, 12:55 AM
Barbariska' m*
“ sallantılı denizde çalkalanıp duran
çivi üstüne çivi çakılmış gemilerde
sen düşmemeye çalışırken
çapa olmasam bari boynuna “
diyorsun yazdığın son mektupta
ah canımın çekirdeği
ah yüreğimin her dem sızlayan çeperi
sen olmasan
gün yüzüne çıkar mıydı sanıyorsun
saklandığı koydan bu gemi
göze alır mıydı demir almayı
gelebilir miydi üstesinden fırtınaların
direnebilir miydi korsanlara
aşabilir miydi girdapları buz dağlarını
yoksa karanlık sulara mı bırakırdı kendini
bu çoktan jilet mevsimine girmiş gemi
iskele yanı kucak kucak kuru yaprak
güvertesinde hüzünlü şarkılar uçuşan
alabandasında yalnızlığın çetelesi tutulan
yekesinde gözyaşı izi
kaburgasında defolu hikayeler okunan
bordası yaralı
yelken direği kırık
ve sintinesi yamalı bir gemi değil miydi bu gemi
umutla sarılıp omurgasına
birlikte onarmadık mı hasarlı her yerini
ah benim barbariskam
ah benim çingene tayfam
bütün denizciler bilir ki
tayfadır aslında gemiyi kurtaran
sen olmasan
kendini de kurtarmazdı bu kaptan
bir koca okyanusun ortasındayız şimdi
şu bizi yutacak gibi duran okyanusun
demiştik baştan
korkmak yok yılmak hiç yok
birlikte yazacağız bu seyir defterini
şimdi kurutup kirpikleri
ufuklara bakmalı
belki bir ada kucaklar bizi
hatta bu yağmur tufan sonrası
gökkuşağı geçer üstümüzden belki
sonra hiç belli olmaz
bakarsın dingin bir limanda buluruz kendimizi
belki bir martı yaralarımıza üfler
bir simitçi bölüşür sıcağını
ve belki de üşütmeyen gölgesiyle
bir çardak altı bekliyordur orada bizi
inan olmayacak şey değil
tutunduğun dal kırılmasın yeter ki…
Nazlıhan Hasköylü
* BARBARİSKA: Gemicilikte; tutulmakta olan bir halatın kaymamasi için yapılan bir bağ çeşidi.
Phoenix
01-03-2009, 12:56 AM
VE KONUŞMALAR
Belki, sus ma özgürlüğüm
Ruhuma otasın diye sürdüğüm,
Belki, ılıklığını siper eden duldan,
Belki de, huzursuzum huzurundan…
Düşerken
uçurum
uykulardan ,
Sessizce elimden kayan
Yüzünü, yüzümde unutup
Göğsümdeki zembereği kuran.
Ağzımı açarken bıçaklar kan
Gül dili olmamalıydı susan…
Çok şey anlatılsa da dilsiz
Sökülünce dantellerde ki giz
Üşüyor
sözcükler
giysisiz…
Suskun trenler uğrarça gara
Mors alfabesi seslenirim yolcusuna
Su sar, çığlık çığlığa…
Hangi dilden konuşur karınca
Ağustos böceğine nanik yapınca.
Nasıl kandırır arı, alırken balı.
Konuşmak,
anlatabilmekle
sınırlı…
Yeni bir şey yok göğün altında
İnsanlar, doğup, sevip ölüyorlar da
Aydınlatmak için kendini yakanlara
Demir parmaklıklar sunuluyor hala…
Lal ömrünün tek tutkusu
İhanet, hain pusu,
Ahşap aşkları tüketirken de
Konuşur tahtakurusu…
Konuşmak,
Mahkûmun görüş sevinci
Konuşmak,
Tebliğ dost esenlemesi
Konuşmak,
Devrim, hayat felsefesi
Konuşmak,
Varlık, insan sesi…
Gülsün Işıldar
Phoenix
01-03-2009, 12:58 AM
Aralık, 1
Kadın kurşuni bulutların devingen duvarında
dolaştırıyordu bakışlarını. Göçebe belleği anımsatıyordu
yenilgisini uçtan uca bir bedenin.
İnce dereler dolaşmış yorgun bacakları karnında, saatlerce
durdu öyle. Kımıldamadan öylece...
Uzaklarda, çok uzaklarda yüreğinden yağmur kuşları
çıkaran adam, şimşekler geçiriyor şimdi içinden
sağır belleğin: Uykusuz gökler!
Güzün öğretemediği: Tarihi yoktur yalnız başına
bir bedenin. Tarih çoklukta yapılır ve elden ele
dolaştırılır giz.
Kadın doğruldu... Kurşuni bulutların devingen duvarına
doğru yükseldi. Ağlayan gök yanına aldı onu. Bulutlar
taçlandırdı yenilgisini.
Çınarın uç dallarında görüyor adam yazgısını. Dolu dolu
gözleri. Uzaklaşıyor yağmur kuşları. Uzaklara,
çok uzaklara doğru!
Şerif Erginbay
BARIŞA DOĞRU
Dünyanın süsüdür; denizin maviliği, gökyüzü maviliğe, en güzeli barışın maviliğiyle
yürekleri gülümsetir maviler dolusu merhabasıyla resim olur, ezgi olur, şiir olur
küçük kentin aydınlık sevdalı umutsu sevgi caddesine doğru
duygu olur, renk olur, barış olur yüreklerine
Gökkuşağı şarkısıyla ezgileştirir, filizlenen gün ışığına karşın
rengini sunar merhabasıyla, umuduyla, kardeşliğiyle, birliğiyle
tüketilen iklimin ardında karanlıkta yürümez, güneşe küsmez
susmaz, sönmez barış gönüllü yürekler
Aysel Bektaş
Phoenix
01-03-2009, 12:58 AM
AS DA GİT NE VARSA ÖMRÜME
Gel otur yanıma şöyle
Bir şiir yaz bana bir türkü söyle salında sandalda
Arabesk olsun türkü senin gibi bir şiir perisi bembeyaz
Arabesk olsun şiir de
Benim gibi bir sakallı deli bir zırdeli senli hep başı hovarda
Bir kıyı yaz bir sandal söyle yanına mavi beyaz
Bir iskele çat kıyıda tahtadan
Bir yalıçapkını kondur üstüne
Söyle en aheste dalgaları getirsin rüzgâra
Denizi uzun yaz kimi bir yosun yeşili kimi bir çivit mavisi
Dağları söyle arabesk
"Dağlar dağlar
Kurban olam
Yol ver geçem"
Çamları yaz her renk çeşidiyle uçurumlar yaz yalıyar
Bulutları söyle dağlar üstüne
Yağmuru yaz
"Bulutlara tutun da gel
Yağmur ol gel"
Bir gökyüzü yaz en uçsuz bucaksız cinsinden bir şarkı söyle
Ne başı olsun ne sonu
Ufuk olsun kimi
Kimi bir gün batımı kızıl göğümde
Borandan geçsin şiirler
Kardan beyaz olsun türküler
Ellerin şiir olsun ellerin türkü nüshası hep bende kalsın gönlüme
Matemi bir başka bahara
Gel otur şöyle yanıma
Bir şiir yaz bana bir türkü söyle salında sandalda
Arabesk olsun türkü senin gibi bir şiir perisi bembeyaz
Arabesk olsun şiir de
Benim gibi bir sakallı deli bir zırdeli senli hep başı hovarda
Aşka ulaşsın arşı âlem aşk olsun yaz aşk
Kel belayı oturt kıyıya şapkalı kerizi de ver yanına
Garibim iskelede bağlı kalsın bu akşam
Albatros açılsın denize
Bir sigara ver ihtiyar balıkçıya
"Sigaramın dumanı
Yoktur yârin imanı" türküsünü söylet inadına
Dönsün denizden balıkçılar
Fangri
Uskumru
Laos
Sarıkanat
Bir şiir yaz Deniz gibi olsun harbi delikanlı
Bir türkü söyle
Kürek sesi olsun su sesi senin gibi
Bir şiir yaz akşamları beklet bir tablo gönül niyetine
Yakamozları ekle
Bir türkü söyle akşamlar vursun geceye
Geceler şafaksız sabaha
Yıldızın şiirini söyle saman yolunun çoban yıldızının
Bir türkü yak uzun havadan
Bizim elden
Bizim havadan
Hoyrat ekle
"Allı turnam bizim ele varırsan"
Şeker burda
Şerbet burda
Bal burada
Gel otur şöyle yanıma
Bir şiir yaz bana bir türkü söyle salında sandalda
Arabesk olsun türkü senin gibi bir şiir perisi bembeyaz
Arabesk olsun şiir de
Benim gibi bir sakallı deli bir zırdeli hep başı hovarda senli
Saçlarınla yaz şiiri dalga dalga rüzgârlarda uçuşan asi
Kaşlarını söyle türküden
Kirpiklerini keman
Saz çalsın endamın
Melodi olsun yüreğin
Şiir gerdanını da dola şiire bir türkü yaz
Seni çal güftesinin üstüne
Yankılansın şiirin sandal barınağında
Çınlasın türkün akşamda
Bir çilingir sofrası kur şiire
Bir yürek türküsü
İnce ince
Aşkı çalsın şiir sevdayı yazsın şiir
Beni kat şiirin hasına
Seni kat türkünün böğrüne
"Ölüm Allahın emri ayrılık olmasaydı"
En çok da vuslat benzer ölüme
Git desen adım gurbet olur
Kal desem adın dolanır dilime
Söyle be iki gözüm
Hey benim deli gönlüme
Söyle be
Yaz be güzel gözüm bir türkü yaz bir şiir söyle
Gel otur şöyle yanıma
Bir şiir yaz bana bir türkü söyle salında sandalda
Arabesk olsun türkü senin gibi bir şiir perisi bembeyaz
Arabesk olsun şiir de
Benim gibi bir sakallı deli bir zırdeli senli hep başı hovarda
Bir türkü söyle bana benzesin
Deloy loy
Deloy loy
Bir şiir yaz sana benzesin kar beyazı
Bir kar yağmış gibi inceden ince üstüne
Bir beni söyle
Bir seni
Bir beni yaz bir seni
Sen türkü olurken ben şiir
Ben şiirken sen türkü ol
Bir şiir yaz bizi
Bir türkü söyle bizi
"Bunca yıl habersiz yaşadım seninle"
Gel otur yanıma şöyle
Bir şiir yaz bana bir türkü söyle salında sandalda
Arabesk olsun türkü senin gibi bir şiir perisi bembeyaz
Arabesk olsun şiir de
Benim gibi bir sakallı deli bir zırdeli hep başı hovarda senli
Melodisi ben olayım beni mırıldan
Bir ayet olayım türküde diline
Bir muska ol şiirime efsunlu saçların da onun bağı
Şiirin kalsın
Bir ulaşılmazlık gönlüme
Seni yaz seni en arabesk cinsinden
Seni söyle seni en arabesk yürekten
Bestesi sen ol
Güftesi sen
Her dizeye seni kat ille de
As da git ne varsa senden kalan geride bir günah ömrüme.
Özay Sağlam
Phoenix
01-03-2009, 01:02 AM
EY İNSAN!
Evin Okçuoğlu
Ey insan!
Bak doğaya göreceksin. Havada toprağın nem kokusu ve bir havuz, yosun tutmuş kenar taşları. İçinde yeşil bir su, kabarcıklı… Durgun. Çevrenin yemyeşil gölgesi yansıyor üzerine. Bir serçecik gelip kenarına, başını eğip kaldırıyor. Anlıyorsun su içtiğini ciklemesinden. Kör olsan yeşili göremezsin havanın nemini koklarsın sadece. Suyun fıskiyeden dökülüşünü duyarsın serçenin sesini, rüzgarı ürpertisini, ağaçlardan geçen hafif bir serinliği duyumsarsın. Yerlerde yaş yapraklara basarsın. Nemli kahverengileşmiş yapraklar hışırdamazlar. Toprakla alışveriştedir yaprağın yapısı. Yoğun bir dönüşüm değişim başlamıştır. Organik değişimlerin bir aşamasıdır çürüme. Çürüme kaçınılmaz bir olgu doğada ve sen de beden olarak çürüyebilirsin. Bu önemli değil. Çürüme bir başkalaşmayı da getirir beraberinde. Sen değişimi durdurabilir misin? Belki yavaşlatır hızlandırırsın ama hiçbir şey durmaz.
Şimdi her an ölüp doğan hücrelerinle yaşıyorsun. Senin varlığın diğerleri ile birlikte. Sosyal bir varlıksın.
Toplumsal bir çürüme için gereken veriler yerindeyse de çürünür.
Adam alır malı toptancıdan, götürür ve üzerine katarak satar. Kimi zaman stok yapar daha çok kâr için. Adam artık bir tüccardır; satamazsa göz boyar, reklam yapar. Daha ucuza mal etmektir amaç. İçine gereken ucuz maddeyi katar, kaliteyi düşürür. Satar. Amaç kârdır. Daha çok kâr! Buradan geçelim alıcıya… Alıcı almaya programlı, ne yapar eder para bulur. Para için takla atar, satar kendini gerekirse.
Mal olmuş nesnelerin alanı satanı için toplumsal çürütme çarkı devrededir. Tek değer değişim değeri para…
Ne çürütüyor bizi böyle, erdemli, onurlu değerler yok oluyor diye bakınırlar sonra sağa sola…
Koflaştırdıkları değerler karışır toprağa… Paradağları bankalara tapınırlar.
Yüzlerce yıl geçer aradan…
Tıkanır düzenek.
Ayrışma başlar.
Takas günleri gelir geri… Adamın biri kalem satar işportada… Çay ocağına uğrar, iki kalem versek bir çay içebilir miyiz diye sorar. Kulaklarına inanamazsın. Buradan bir çürük kokusu alırsın ama geçer, hemen uzaklaş oradan. Başını çevir görme, duyma… Boş tezgahların yağmalanmış kokmuş mağazaların önünden de geçersin bir gün. Bekle kıpırdamadan. Düşünmeden. Çözmeden. Göreceksin ki bir tarafa yığılmış paradağları, diğer tarafa yığılmış mal. Sen dağların altındasın. Başkalaşmakta, değişmekte ve dönüşmektesin… Çürü de doğur kendini diye. Yadsı kendini ki yadsıdığın yadsısın seni.
Phoenix
01-03-2009, 01:03 AM
İhsan ARI
KISA ÖYKÜLER
AND
-Hazroolll!
-Anneee!!!
-Küçüklerimi korumak.
15.04.2006 Ankara
A’KIL’SIZ
Canına tak! Etmişti.
Söktü kendini kökünden. Sersemdi. Elde zor duruyordu. Yürü dedi ellerine, yürü! Çok uzak bir yıldızdı sol topuğundaki küpesi.
Artık ‘’akılsız baş…’’ diyemezlerdi.
(…deli adam dediler. )
16.04.2006
AJAN’DA
Yalnızım…
Yalnızlık satan çeteler, zehirlerler de öldürmezler. Kaybolsaydım bir ormanda. Şaşsaydım tipide, karda ya da çölde. Amacım, yoldaşım olurdu. Boğuluyorum bu kirli gölde, diye yazdı adam yalnızlığına. Ajandası eskimişti.
Baba biz Ercan’layız, dikkat et sağlığına.
Rodos’tayim. Sahilde. Yüzüm seni dönüktür. Hala var koku Peçetegülün. Saklarim göz gibi. Kendine bak iyi.
Sesler… Gittiler…
***
Bir daha kafelere, barlara, kalabalıklara gitmeyeceğine yemin etti.
Ağladı.
16.04.2006
ASAN’SIR
—Şu adama iyi bak, şu çöp gibi olana diye fısıldadı arkadaşına, sarışınlaşamamış bakanlık sekreteri kadın.
—Şu kır saçlı olan mı?
—Evet, o. Asansöre en son binecek ve hemen geri inecek. Bahse var mısın?
Adam çekinerek attı adımını. Yine dıııııt sesiyle birlikte kırmızı lamba yandı.
—Demiştim dimi? Sesi sakızına bulaşmıştı.
Korkmuştu adam. Kızıl, kızamık, Kızılay, kızıl bayrak, kızıl komünist, kızıl elma, Kızıldere, kızılcık şurubu, sabıka, sicil, işkence, yara, kan… Kimse yoktu. Sızlayan bacak arasını tuttu.
Eskiden öğretmendi.
Yine yürüyerek çıktı yedinci kata. Daralmıştı.
Aşk da kırmızıymış niye ki? Dedi.
18.04.06 Ankara
AYY’NA
Yine aynaya su sıçrattı.
’’Nasıl olsa hizmetçin var’’ diyen bir korku hissetti. Telaşla silmeye başladı. Sildikçe çocukluğu çıkıyordu. Ayna inceldi, inceldi… Ayy!
Yüzünü yıkadığı dereydi bileğinden fışkıran.
16.04.06 Ankara
BAGAJ
Münih havaalanı kalabalıktı.
Güneşe yolculuk zamanıydı.
Yine bir Alman’ın arkasında girdi kuyruğa. Buna hep dikkat eder, kendinden sora gelenin de bir Alman ya da bir yabancı olmasını dilerdi.
Kaç kez kendi dildaşlarının arasına karışmış havadan sudan, ne bulduysa ondan konuşmuştu. Zaten kırk yıllık ahbap ya da akraba gibi yılışıverirlerdi hemen. Tam da sıra ona geleceği sırada patlatırlardı bombayı. “Ağabey be bizim bagaj epey ağır da, hani diyorum ki bavullardan birini…” Yok devenin nalı, selam verdik, borçlu çıktık” demek geçerdi içinden. Nefret ediyordu bu durumdan ve bu duruma düşürülmekten.
Şimdi daha birisi konuşmaya başlar başlamaz “ hayır, üzgünüm, alamam” diyordu. Homurtuları duymamak için de kuyruğa yeniden giriyordu.
Tam yedi yıl; küçük, onu ezmeyen, bir bavulun özlemini çekmişti. İyice kök salmış ama açamamış bir çiçeğe benzetirdi bu özlemini. Kökleri geçmiş, çiçekleri gelecek olan bir çiçek.
On birindeydi. Yaşlıca bir kadın “ Ah be yavrum! Bu gâvur ölüsü senden büyük” demişti. Hala büyüktü eski bavullar.
İki metre boyundaki Alman’a baktı. Gülümsedi.
Küçücüktü bavulu, yeni ve sevimliydi. On beş kiloyu hiç geçmemişti.
23.04.2006 Ankara
BANKACI NAZLI HANIM
Her bankaya gidişimde, önündeki bir yığın kâğıtla ve bilgisayarıyla kavga ederken görüyorum Nazlı Hanım’ı. Beni her zaman sonradan fark ediyor. Ama her seferinde o güzelliğine hiçbir zarar veremeyen asılmış yüzü öyle hızlı bir ışıltıyla değişiyor ki…
Bir Chagal tayına bakar gibi bakıyorum. Kocaman gözleriyle yarışan, rimelle gölgelenmiş upuzun kirpikleri bir yavru serçe kanadınca titriyor. Dudakları da. Selamlaşıyoruz ve hep uzuyor işlemim.
Daima benim dayanamayıp söyleyeceğim bir güzellik bulunduruyor üzerinde.
‘’Siyahın başka birisinde bu kadar güzel duracağını sanmıyorum Nazlı Hanım.’’
Yine öyle hızlı bir ışıltıyla gölgeli pembeliklere dönüşüyor ki yüzü, mest ediyor. Titreyen dudaklarıyla ‘’çok teşekkür ederim’’ derken bakamıyor gözlerime. Ve ‘’eşiniz nasıl’’ diye soruyor hemen.
Gülümsüyoruz.
Dün bilgisayar klavyesinde gezinen ellerini ‘’Kuğu Gölü Balesinin Melodisi’ne’’ benzettim.’’Eşiniz nasılı önce söyledi teşekkür ederimi sonra. Biran şaşkın bakıştık.
Herkes dönüp baktı kahkahalarımıza. Utandık.
15.04.06 Ankara
CÜMLE
—Aylardır son nefesimden önceki son cümlemi merak ediyorum, dedi hasta.
Tek ziyaretçisi yaşlı hemşire, şaşkınca baktı. Anlamamıştı.
—Çok acı veriyor. Hayat bu soruyu iyi ki atlamış, derken, hafiflemişti.
Son cümlesiydi.
Yaşlı hemşire ziyaretçilerden birinin unuttuğu gazetenin orta sayfasındaki küçücük resmi tanıdı.
—Doktorum biliyor musun? Dünkü 417 yazarmış. Garibim.
18.04.06 Ankara
DAL (MikroDEMmatik) GA
DENİZELLERİ
Farklı olmayan bir sabahtı.
Yarım litre su koydu, üzerinde çizgiler ve rakamlar olan ısıtıcıya. Topraklı fişi, topraksız prize taktı. Göz açımı zamanda, uzunca öyküler, düşler ve hayaller, teklifsiz geziniverdiler, toprak, su, yaşam, orman, çiçek, ekin, ekenek ve ölüler üstüne.
Hafif bir esinti… Sesiyle fırtına… Homurtusuyla afet… Ve tık. Sessizlik… Derin…
Kaynadığını sandığı suyun sesiyle kabarmaya başlayan gönlü, tıklamazdı. Çaydanlığa benzetirdi. Ya yanık unuturdu ya da yakmayı.
Güzelim denizelleri diye severdi dalgaları. Dalgalandı. Dalgalar…
Önüne bir mikrop gibi mikro ekleyerek, nasıl da içimizden vurdular. Denizi de kaynatır bunlar. Mikro(p)larlar . Al sana okyanuslar dolusu haşlanmış balık, denizatı, denizkızı ve denizelleri…
Gönlünü her çaydanlığa benzetişinde zamane aşklarını da düşünürdü. İş aralarında, plastik bardaklarda, sallama poşetler, şık bayanlar ve şık beyler… Plastik, sallama, poşet ilişkiler…
Teknoloji dedi ve hatalı üretim buldu kendini. Sonra kızdı buna.
Dem! dedi arkasından. Dem kardeşim!
Güneş yeni bir şey getirmemişti.
Phoenix
01-03-2009, 01:04 AM
EN SEVGİLİ OYUNDU BELİRSİZLİK
Giderken ödünç alıyorum gölgeni, birkaç dans sonra geri getiririm.
geceye kaptırmadan, ışığa soydurmadan, nasıl aldıysam öyle örtülü,
dokunmadan siyah çarşaflarına öyle... biraz konuşup teslim edeceğim… söz veriyorum... bu kez sözünü tutacak aşk…
Kuyruğu kıstırılmış yıldız gibiyim, kaymaya yok mecalim...
muazzam bir yarım kalmışlık kuşatır her yanını, asılı kaldığım yüzünden kayıp düştüğüm zaman…
lüzumsuz bulduğun ayrıntılarım tamamlıyor ifadesini yüzünün biliyorsun, ayrıntıda gizli senin de gerçeğin ...
Vicdanının eli oluyorum, bu yüzden tutup fırlatmaya kıyamıyorsun beni... olmasa da anlatmaya cesaretim, biliyorsun, görmezden gelsen de yaptıklarımı senin için...
marifet saydığın hafızasızlığınla çelişiyor kalbin… isteyince an tazeliğinde hatırlıyorsun gözlerimi, vurgularını sözcüklerimin,
istemeyince de, uyanınca uykudan hiç hatırlanmayan bir rüya gibi, yaşanmamış, görülmemiş, birkaç saniye boşluk gibi önemsiz ve değersiz...
bilmiyor gibisin ne istediğini, en sevgili oyunundu belirsizlik...
Tanrının gururu sayıyorsun kendini ve tanrısı olabildiklerindi en gizli mutluluğun... fevkalade bir hazdı, gözlerinden okunan... şimdi söyle ey tanrıı
bu muydu varlığıma reva gördüğün merhametin?
Bir kitap gibi duruyorum en kuytusunda odanın, ikinci sayfasından sonra sıkılıp bıraktığın...oysa merak etse parmak uçların bir sayfa kadar daha,
anlardın beni, anlayacağın gün gelmiş olacaktı belki...yakınında olmama tahammülsüz gibisin,bırakıp gitsem artıyor hiddetin,unutmaya kalksam şiddetinle bölüyorsun tüm sevincimi… gitmekle kalmak arasındaki şaşkınlığa sıkışıyor dizlerim... her koşulda ağırdı bedelin... hem vazgeçilmezdi kayıtsız koşulsuz sevmelerim, hem başını ağrıtıyordu alkolik kelimelerim...
bilmiyor gibisin ne istediğini, en sevgili oyunundu belirsizlik...
şüphenin kaygan zeminine itiyorsun gövdemi, sonra çıkıp karargahından inançsızlıkla yargılama beni...
Son peygamber gizinde kutsanmış bedenin, resmedilemezdi yüzün ve yasaktı başka bedenlerde kişileştirmek seni.... içim ürperir bu kutsal dokunulmazlığa, haklı çıkarır korkularım korkaklığımı, bir gitmek dolanır ayaklarıma, bilincim yitene, düşünmeye yeteneksizleşene kadar içip gitmek…
gitmek...adını geçirerek gizliden , rodrigonun gitar konçertosunda yenilgimin…
Zamanı hatırlanır da, sebebi hala bilinmezdir sevmenin… alınma ama sevgilim ne çok güzelsin, ne de fazlaca derin... beni sana yakınlaştıracak ortak acılar cazibesi de yoktu üstelik... öyle ya bilimsel önermeleri yok aşkın… ama bir bakışın vardı ki; karın ortasında yudumlanan kanyak gibi ısıtan içimi, öyle sıcak...bir gülüş ki pırıl pırıl bir istanbul sabahı;en güzel betimlemeleri eksik bırakan,öyle tarifsiz... ansızın bastıran sağanağa yağmurluksuz yakalanmak gibi, kalbin orta yerine düşen yıldırım gibi...öyle hazırlıksız,birdenbire zaptettin tüm kalelerini bedenimin...
Söz verdiğim gibi, sözünde durdu bu kez aşk.. çaresiz , tutup elinden geri getiriyorum gölgeni... birkaç dans alacağım olsun, tekrar görüşebilmenin bahanesi... seni geçiriyorum içimden, rodrigonun gitar konçertosu yüreğim...öyle ötelenmiş,öyle yenik...
Çimen Bekiroğlu
Phoenix
01-03-2009, 01:05 AM
GÜNEŞLER GEÇTİ MAZGALLARDAN
Ben tutuklu iken
Gökyüzü geçti mazgallardan
Maviye durdu taş duvarlar
Deniz ötesinden gelen kuşları tanıdım
Kokladım dünyanın dört bir yanında
Açan çiçekleri.
Ben tutuklu iken
Dünyanın tüm güzelleri geçti mazgallardan
Esmeri sarışını zencisi beyazı
Gül uzattılar bana
Rambrant’ın tabloları gibi sıcaktı elleri
Şiir gibi içten.
Ben tutuklu iken
Düşler geçti mazgallardan
Yüreğim kalkmaya hazır bir güvercin
Özgürlüğüm duru ırmaklar gibi
Engel değil yirmilik demirden yapılan parmaklıklar
Beş kıtadan esen rüzgârın yükselttiği uçurtmama.
Ben tutuklu iken
Güneşler geçti mazgallardan
Işıdı yazgımın unutulan yanı
Her sabah kendimi yarattım yeniden
Her sabah volkanlar patladı koğuşta
Bir ömür geçti mazgallardan.
Aydın KARASÜLEYMANOĞLU
Phoenix
01-03-2009, 01:05 AM
ÖYKÜ
Nusret Gürgöz
'Barış demiştir ve güvercin tıkmışlardır boğazına.'
Cemal Süreya
Ağlamalar bitti.
Pişikler bitti.
Çocuk parkları bitti.
Bisiklete binmeler, binerken düşmeler, düşerken yaralanmalar, yaralanırken ağlamalar bitti.
Şirinler, Pokemon, Aslan kral, Pocahantas, Karınca Z…bitti.
Kitaplar başladı.
Pamuk Prenses, Küçük Prens, Behrengi, Jull Vern, Gülsüm Cengiz, Kemal Özer, Refik Durbaş, Kemal Ateş…bitti.
Harry Potter, Muzaffer İzgü, Aziz Nesin, Sait Faik, Oktay Akbal … bitti.
Ece Ayhan, İlhan Berk, Nazım Hikmet, Ataol Behramoğlu, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Turgenyev, Gogol, Eluard, Cahit Burak, Tagore, Neruda, Puşkin, Prevert, Attila İlhan, Hasan Hüseyin… başladı.
Gogol'un 'Palto'sunu ısrar ede ede bana da okuttu.
Ferit Edgü'yü ise bir başka sevdi.
Ankara'dan İstanbul'dan, sahaflardan, ordan burdan, tüm kitaplarını aldı, okudu. O'yu okurken gözlerinden iki damla yaş aktı. Çekildiği yıllarda, sıkıyönetimce yasaklandığından izleyemediğimi biliyordu. Hakkari'de Bir Mevsim'i buldu bana da izletti.
Bu aralar Sabahattin Ali'nin kitapları ile yatıp kalkıyor.
Mektuplarının derlendiği 'Hep Genç Kalacağım'ı okuyor.
Kitaplar ona aşkı, sevgiyi, barışı, kardeşliği, dostluğu, emeği… öğretti.
Kitaplar ona aşkı öğretmişti ya, tuttu aşık oldu.
2
Baba, odama gelir misin, sana bir öykü okuyacağım dedi. Bana Sabahattin Ali'nin kuşlarla ilgili bir öyküsünü okudu. Öyküde, iki kuşun arkadaşlığı anlatılıyordu. Kuşun biri, bir yaz mevsiminde, bir dala konuyor, diğeri de o dala konuyor ve konuşmaya başlıyorlar. Seslerinin birbirine müthiş benzediğini fark ediyorlar, konuştukça konuşuyorlar. İki kuşun aşkı, kuşlardan göçmen kuş olanın uzaklara gitmesiyle son buluyordu. Ama gittikleri her yerde böyle bir yaz geçirdikleri için çok mutlu olduklarını anlatıyorlardı.
Sesi, sesine benzeyen bir kuş bulursan sakın yakasını bırakma, demiştim ben de.
Ben de öyle yaptım, baba demişti.
Aşkını bu sözlerle anlatmıştı bize. Aşktı bu, günlerce uyumadı. Sevgilisiyle kavga etti, hıncını annesinden ve benden aldı.
Sonra kavga etmemeyi ve sevgiyi öğrendiler. El ele dolaştılar. Koklaştılar. Öpüştüler. Birbirlerine aşk sözleri fısıldadılar.
'Ya Sev Ya Terk Et!' ; 'Her Türk Asker Doğar.'; 'Ya Allah Bismillah, Allahu Ekber!' … günleri geldi, sokakları kara ve cahil kalabalıklar doldurdu. Gökyüzüne ateş ederek ırkçı sloganlar atıp kendinden olmayanlara saldırdılar. ( O sonsuz maviliğe kurşun sıkılır mı ? ) O günlerde sevgilisi, kara kalabalıkları onayladı ve onlar gibi, 'Bunların hepsini asmalıyız. Kayseri'den ötesini yakmalıyız. 'dedi. Kendince soruna çözüm sundu.
Barışı kitaplardan öğrenmişti.
Hayır, dedi; hepimiz kardeş olmalıyız. 'Neden herkes güzel olmaz / yaşamak bu kadar güzelken' dedi.
Dağlarca'dan yardım umdu.
Yeryüzü herkese yeter, dedi.
Sevgilisi şöyle bir baktı.
Oğlumun az önce armağan ettiği kitabı fırlattı.
Oğlumu terk etti.
Bu aşk burada bitti.
Türk sorunu yüzünden oğlum yalnız kaldı.
Güz 2008
Antalya
Phoenix
01-03-2009, 01:06 AM
Eylem Sapmaları
Denizle oynaştım yokluğunda
Kedileri okşadım
Bekar cevizlere asıldım
Kapısında dolaştım dul servilerin
Azgın incirleri dişledim afet-i devran
Terli gece kokusuna bulandım
Zeytinli şırakmananın
Gel gör ki;
Okyanuslar ortasında bir çınar
Yalnızlığın renklerine yelken basar.
Bademin Acısı
Karlı bir kış günü geçidinde ölümle, dirimin
İkiye ayrılsak,
Benimle gelirsin bilirim.
Işıklı bir bahar günü
Yollar yorgunluktan hafif ıslanmış
Kır çiçeklerine bezenmişse yüksek düzlük
Bilirim bensiz devam edersin yoluna.
Bir ummanda devrilse küreklerimiz
Benim kulaçlarıma sığınırsın
Çıksak bir ıssızlığa
Alevi yakıp sıcağı yaysak
Ve kanın tutuşunca
Yitirilmiş erkekler girer rüyalarına.
Olsun
İlk kez tatmadım bademin acısını
Hatıralar denizinde uzun kulaçlarım var
Yol ayırımında bilge
Güçlü kulaçların ve
Benim ateşin efendisi
Nasıl ki açız
Sevda denen o gönüllü tutsaklığa
Elbetteki sığınacak gölgemize
Denizlerin perisi.
Ahmet Tahsin
Phoenix
01-03-2009, 01:07 AM
—Masum Bir Sevdayım Kanadı Kırık Yarınlara
ben, masum bir sevdayım
kendime tutuklu.
-ve beni anlayın artık -
ben anlatmadan
ben, derine bakan bir devim
ama sevdalı bir karıncaya bile yenilirim
ve ben sevdayım, kanadı kırık yarınlara
kanadı kırık yarınlarda tutunamazsın!
kanar kanadın yanarsın
sevda yüklü yağmurlarda ıslanır
sele kapılıp boğulursun
var git şimdi! Kırılmasın o kanadın.
bırak…! Bırak yaram kanasın
azad eyle beni
gideyim şimdi bu diyarlardan
bir göçmen kuşu gibi, uzun yolculuğuma.
tutunamaz bu sevda artık buralarda
kanar yaramız kanadı kırık sevda
yazık, günah: sana ve bana
ll
geceyi mateme doldur şimdi
bırak ben yasta kalayım
-sen mutluluk ol!
ben hüznün olayım
ve sen sevdayken;
ben, sadece kendime tutulayım.
seni, sevdamın varlığında bırakıp;
kendime tek kişilik bir ayrılık olayım.
beni azad eyle gönül ikliminde şimdi
bırak yokluğuma gömüleyim.
sen, gözyaşlarınla sağanaklara karış
bense gözyaşlarındaki o sevdaya tutulayım.
ama ben ayrılık olurken kendime;
sadece sende tutuklu kalayım.
lll
ve şimdi o dağın en yücesinde
bir kekliğin sesiyle sevdana haldaş olayım
-ve sen, yine de yok bil o sevdayı -
istersen bir puhunun en ağır ahiyle
ağlamalarına paydaş olayım
ve gidiyorum artık, gidiyorum.
seni üzmediğimi ancak
sana böyle anlatabileyim.
giderken bile son isteğim âcizane:
beni benden alan en derin bakışında
sevdadan yana kalabileyim.
ve her gecenin o öksüz anında;
yalnızlığında son ses ben olayım
ve gidiyorum işte! Kanadı kırık bir sevdanın;
kanadı kırık yarınlarına hüznünle derbeder olayım.
ve şimdi yokum… yokum işte! Yok…!
şimdi ben, yokluğuma mı, yoksa, yokluğuna mı ağlayayım?
Fesih VURAL
Phoenix
01-03-2009, 01:07 AM
SESSİZLİĞİME ALDIĞIM SENSİZLİĞİM
Şimdi sensizliğe gömüldüm
Sessizliğe tutundum
Limana demir atmış
Kaptanını bekleyen gemiler gibi
Ne asi dalgalar
Ne inatla yağan yağmurlar umurumda
Zaten sırılsıklam olmuşum
Sensizliğe gömülürken
Sen kuru gürültülerde kaybolurken
Sessizliğin elini tutmuşum
Bırakmazcasına
Ardıma bakmadan
Sabah olsun istemiyorum
Sessizliğim bozulacak
Sessizliğime aldığım sen
Gideceksin
Düşlerimde olan sen
Yok olacaksın
Asi dalgaların arasında
İnatçı yağmurlarıma
Yenik düşeceğim
Umutsuzluklarım saracak
Hasretlerim akın edecek
Yine sensizliğe uyanacağım
Boş beklemelerime soyunacağım
Gürültüler arasında silineceksin
Sensizliği sevmek de güzel
Ben artık sessizliğime
Aldığım sensizliği seviyorum
Semra Cicigöz
Phoenix
01-03-2009, 01:08 AM
Vurulmuş Karaca Sürüleri
vurulmuş karaca sürüleri
sis ve duman
uyku tutmaz gece
taşlaşmış umutlarım
ağlamak en çok analara yakışır
oysa ben ağlıyorum
eflatun bir gölgeye
gelmeyecek biliyorum
gece, sen
unutulmuş ellerin
kapıların eşiği
kısa pantolonlu düşler kadar uzak
sıcak kalsın yeryüzü biz seviştikçe
okuduğumuz şairler
uğruna yollar bentler dağlar
astığımız şiirler masal değildi
babam derdi gün gelir
senin de oğlun olur
yüreğin sızlar her gece
alır götürürler diye
belki ondandır
çocuk istemeyişim
ay tutuyor beni
yüreğimi de alın
örgütsel doküman diye
az önce okuduktan
sonra banyoda yaktım
herkesin yüreği kadarmış aşk
oysa ki yüreğe sığmaz sanırdık aşkı
Mehmet ÖZGÜR
Phoenix
01-03-2009, 01:09 AM
DOSTUM
Dostum!..
Bir bak, içmiş kör kütük sarhoş.
Biri var dostumun yanında.
O biçim
yosmalı.
Ya şu gelen kim,
Elleri böğründe duran?
Ya oturan
Efe,kim?
Sakın dostum arkadaşım deme.
Arkadaşınsa şayet küsmeli, konuşmamalı
Yalnız onlar güzelden anlar,
Yalnız onlar bilirler,
Romen malı,
Rus malı.
Yalnız onlar anlarlar
Has malı.
Başımızdakiler,
Ekmeğimizdekiler, aşımızdakiler.
Onlar.
Bizler bir şeyden anlamayız
Bizler konuşmamalıyız,
Bizler susmalıyız
Susmalı.
şayet konuşursak
bizleri asmalı
Onlar yağmur gibi yağıp
Rüzgar gibi esmeli,
Onlara hak
Yaşamak
Dostum!..
Her zaman güler yüz olmaz
Birazda surat asmalı
Dinlemeli bol, bol palavrayı
Arkasından bir küfür basmalı
Ya da peşinden gitmeli dostum
Bir köpek olmalı
Tasmalı
Bir kuru kemiğe ara sıra
Havlamalı,
Havlamalı.
Ahmet Canbaba
Phoenix
01-03-2009, 01:09 AM
Kaybedecek Çok Şeyimiz Olmalı…
Her gün ayrı bir renge boyamalıyız semayı
Yuvamızda aşkın kıpır kıpır sesleri
Her kentin tabelasında biz
Her dilde şiirlerimiz
Dostlarımız olmalı her ülkede
Ve
Her dağda zirvelerimiz…
Ege’nin tüm koyları tanımalı bizi
Gümüşlük’ten Ölüdeniz’e
Bir yanımız Harput’u, bir yanımız Uzungöl’ü özlemeli
Sevdamızın şarkısı çalmalı tüm radyolarda
Tüm tren garlarında ayak izlerimiz
Her molada bakışlarımız kalmalı…
Bir yaz günü dondurma özleyen çocuklar gibi
Masum heyecanlarımız,
Pars pençesi kadar güçlü olmalı, aşkı saran kollarımız
Düşerli sansürsüz saatlerimiz olmalı
Gülerken güldürmeliyiz uzak yakın her canı…
Kar taneleri adedince seni seviyorum’lar
Hazan yaprakları kadar kurban olurum’lar
Biriktirmeliyiz aşk kumbaramızda
Her mevsimi yaşamalıyız son kırıntısına kadar
Doludizgin koşmalıyız bahara
Hem de yalınayak…
Ölüme aşka koşar gibi koşmalıyız
Sonsuzluğa kanat çırpar gibi
Kaybedecek çok şeyimiz olmalı
Bir bebeğin anne sütüne tutunuşu gibi
Denizkızlarına masallar yazmalıyız
Yepyeni masallar yaratmalıyız
Sonu vuslatla biten…
Hesapsız ve koşulsuz olmalı aşk
Kıskanmalıyız bazen erkekçe, kadınca
Delice kavgalar sonrası hırçın sevişmelerimiz
Olmalı, tutkulu, özlem dolu…
Gözleri çakmak çakmak çocuklarımız olmalı
Gözleri şiir
Yürekleri şiir çocuklarımız…
Sana öyle sarılmalıyım ki,
Düne ait hüzünler bedenlerimizde erimeli
Bana öyle sarılmalısın ki,
Tüm kadınları unutmalıyım
Mevlana’dan kıssalar anlat bana
Neruda’nın şiirleri gibi sev beni
İbrahim Eroğlu
Phoenix
01-03-2009, 01:10 AM
İŞTE GÜNEŞ İŞTE AY
Gülşendi gülüşlerin
Mevsimlerin nardı
Açar canımın gözünde
Uçurum çiçekleri
İşte güneş işte ay
İşte gece yıldızlar
Hısımmış acıyla sevinç
Der böyle biliciler
Sen ekindin ben biber
Ben ekindim sen biber
Orkide mevsimindeyiz ömrün
Kar kış basmadan gel
Mor yazgılı ölümün
Yok rüşveti pazarlığı
Ey paranın sultanları
Mezarın toprağına
Bir testi su yeter
Hasibe Ayten
Phoenix
01-03-2009, 01:11 AM
Atın Türküsü
Benim atım rahvan gider
Rahvan gider sunağına
Toynağında göz yarası
Yüzler kayıp anılarda
Kanar durur eşkinince
Alnındaki akıtması
Kesif is kokusu taşır
Su tülünden bir ormanda
Yağız atım, koca atım
Ağu içti uykusunda
Benim atım rahvan yürür
Zaman küldür terkisinde
Özel Arabul
Babanın vedasında haziranlar
geceler bazen ateş böceği olur ne zaman dokunmaya kalksam
yanı başımda nazlanan şımarık kuş yuvasına kabuk tutar
yanık haziranlarımıza çekilmiş kahve serpip
bunca koku arasında seni ayırt edebilmekse yanımıza kalan
bilmem köy yağmurlarıyla sorgulanmak isteyişim
bir memleket Nerval' leşir kendi çocuğunu hatırlar belki de senin yerine
alyuvarımın içine sığınıp suçların küçükçe başının yastığı kadar beyazlaşamadan sislere
tahta kapıya karşı başını kaldıramamanın komasında
bekleyiş ufalan bedeni büyütürken
henüz sıska kalabalıklarımızın karnını ya da
her sütlü çayı öğrendiğim yeni sabahların öksüzlüğünde
sayı boncuklarımın arasındaki mesafe uzadıkça uzar
gelmeyen sözlerinin yerine
harfimin bağışlayıcı kuralını imlâ hatası yapmaktan korkarak uyanırdım
yetişmeyi geciktirdiğin vakitlerimizin temelini sıvarken
çatlayan hasret kılcalına üşüşürken kanatlı mavi kelebeklere
bu sefer kan kokmazdı her şeye rağmen
yaprağını eğdirmesine izin vermezdik dişisiyle çünkü
her balçıkta insan devleşir hor görüldükçe
benzediği yüzü oysa heykel de insandır bir yönüyle
acındığıyla ayrılsa da yontuldukça bu yanımız daha çok...
her baba dediğimde bardağın kulpu terler tuttuğum yerden
ve tutunurken boş fincan köşesine iki damlayı da beraberinde düşürmeden
içimden tekrar büyümek gelir
Ayşe Dağlıoğlu
Phoenix
01-03-2009, 01:11 AM
KEHANET
Damla Akarsu
Bir gün, başkalarının hakkımda ne düşünebileceğini düşünürken öleceğim. Başucumda başkaları tarafından düşünülmüş bir masa ve yine başkalarınca düşünülmüş notlar olacak. Dışarıda hırçın bir yağmur… Ben, kaybolup gideceğim.
Yapamadıklarım ve korkudan sessiz kaldıklarım, bir köşede duruyor olacak. Cesaret edip de çıkamadığım yollar, suçluluğumu hatırlatacak. Taşıyamadığım ayrılıkların yükü nefes almamı gittikçe daha da zorlaştırırken, düşüneceğim. Yaşayamadığım hayat yüzünden ne çok zaman yitirdiğimi, ömrümü bitirdiğimi… Benliğime mal edemediğim sevmelerimi düşüneceğim, en çok neyi özlediğimi bilerek. Üzüldükçe, biteceğim.
Ölümün gölgesinde evreni hayal ederken, gittikçe küçüleceğim. “Katılamadığım bir anlamın parçasıymışım” diyeceğim. Bu dünyada ne az şey yaptığımı hatırlayacağım sonra. Tüm vücudum, ben ayaklarımı gözaltlarımla çenemin bittiği yer arasındaki mesafeden görüyor oluncaya dek kafamın içine geçecek. Utanacağım…
Bir gün, başkalarının hakkımda ne düşünebileceğini düşünürken öleceğim. Kendi hayatımda, onlarınkini göreceğim. Bu olanları ayrıntılarıyla belleğimde canlandırırken kendimi kaybedecek ve bunları düşünenin ben mi; yoksa bir başkası mı olduğunu soracağım kendime. Kendim dediğim kişiye karışacağım.
Seni özleyeceğim en sevdiğim, seni özleyeceğim! Anılara sarılmayı, seni korumayı isteyeceğim, en çok. Hüzne dönüşeceğim… En fazla sana, senden kopuşlara ve hiçbir zaman yeterince görüşemememize üzüleceğim, sonsuza kadar! O yüzden; hüzünlendiğim her şeyin seninle ilişkisiz olanlarının bile, senden izler taşıdığını anlayacağım. Eksik yanımsın, bileceğim. Bir gün, öleceğim…
IRAK'TA KUM FIRTINASI
Irak'ta kum fırtınası bir fırsat değil midir iskelete
Nehir'de yüzen bir sandal gibi sallanmaktadır şimdi acı
Bu kaçıncı yüzyıldır kaçıncı sancısı insanlığın
Ne kadar saklansa yırtıcı kuşlar, yeryüzü gülerken
Kaçıncı kez ağlatılmıştır, yarası kanatılmış
Memesi görülmektedir bir kadının ve çocuğu
Acı için Bulgar'da uzak değildir Hint'te
Bir kameraman ölümünü çekmektedir kendi elinde
Boş bir bardaktır kırılacaktır sevgili ağzında
Yemen siyaha boyanmıştır göçebe siyahına
Ve siyah bende isyandır bütün renkleriyle birlikte
Mehmet Girgin
Phoenix
01-03-2009, 01:12 AM
EJDERHA
Tuncay DURMUŞ
Uyandım. Yağmur yağıyordu. Arabanın içinde başım cama yaslanmış yanımızdaki otomobilin arka çamurluğundan akan suları izlemeye başladım. Küçük bir ejderha yavrusu lastiğin hemen arkasında, yere düşen suların altında durmuş ağzından çıkan ufak alev parçalarıyla yağmur sularının yere düşmesini engellemeye çalışıyordu. Damlaların bazıları buharlaşsa da çoğu üstüne akıp onu sırılsıklam etmişti. Kapıyı açtım, indim ve çamurluğun altından çektim onu. Kucağıma almama hiç tepki vermeden minicik ağzını korkuyla kapatıp henüz sertleşmemiş pullarını kurulamamı izledi sessizce. Tekrar arabaya bindik. Konuşabildiğini biliyordum ve ona şapkalı olan "g" leri şapkasızlardan ayırıp ayıramadığını sordum. İlgisizce, müzik çalan bir aletin rastgele şarkılar seçmesi gibi konuşabildi ancak. 'Küçük bir kız çocuğunun onu sevmesi, bankanın önünde duran kravatlı kibar adamı karşıdan karşıya geçirmesi, yağmurdan nefret etmesi, zahir,' aradan seçebildiklerimdi. Nefret etse de dışarıdaki yağmura ayak uydurmuş gibi aralıksız konuşuyordu. Elimdeki fincandan bir yudum sıcak kahve verdim ona boğazının yanmayacağından emin olarak. Sustu yavaşça.
Şimdi evde demir bir sandığın içinde benim dönmemi bekliyor. Yalnız olduğunda dışarıya çıkmasına izin vermiyorum çünkü çok öfkeli ve derin, ince ve onu ağlamaya hep yakın tutan o nefret evimde kocaman bir yangına dönüşebilir. Alevlerini kontrol etmeyi öğretmeye çalışıyorum. Büyüdüğünde, ki ne kadar irileşeceğini bilmiyorum, evin duvarlarını yıkan gövdesinin şehrin üstünde süzülmesini izleyeceğim zaman uzak olmayabilir, o yüzden alevlerinin nefretten arınmış olması gerek. Sanırım konuşmayı da o küçük kız çocuğundan öğrenmiş. Zeki, kendine güvenli bir çocukmuş anlattığına göre. Daha doğrusu onun zamanı yavaş ilerlediği için bahsettiği kişinin şimdi yetişkin bir kadın olduğunu anlamam biraz uğraştırdı beni. Adını asla söylemiyor ve bir gün ağzından kaçırırsa eğer ben de size söylemeyeceğim. Fakat şimdi bir üniversitede çalıştığını ve çok başarılı olduğunu anlattı geçenlerde. Eskiden yaptıkları gibi onunla oyun oynamayı çok özlüyormuş. Genelde küçük bir odaya kapanıp ikisinin yarattığı hayali arkadaşları ağırlamak en sevdikleri oyunmuş. Bazen de soyunup vücutlarının ayrıntılarını birbirlerine göstermekten büyük haz alıyorlarmış. İkisinin çok farklı bedenlere sahip olması onları sürekli bir merakın içine itiyormuş.
Saat epey ilerledi. Bugün eve dönmeyeceğim ve yarın ve diğer günler de. Sokaklarda dolaşıyorum öylece. O yaratığın hayatımı ele geçirmesinden korkuyorum. Ne de olsa varlığına kimse inanmıyor. Oysa ben üniversitedeki o kadını bulup konuştum. Birlikte oynadıkları oyunlardan o da bahsetti ama aşık olduğu adamla evlenmek üzereymiş şimdi. Geçmişinde yaptıkları, sabah oluşan sisin ardına saklanan görüntülere dönüşmüş neredeyse. Küçük ejderhalar masallarda kalmış onun için ve kendi çocukları olduğunda o masalları okumalarına izin verebilirmiş ama söylediğim gibi gerçeği anlatsa da kimsenin ikimize de inanamayacağının farkında. Eh işte geçmişin yükünü atmış üstünden. Ben onun kurtulduğu karabasanı şimdi yaşıyorum, geceleyin üstüme doğru koşan bir kısrak değil, evdeki demir sandığın içinde bir ejderha yavrusu.
Bunları düşünürken az önce bir parkın yanına geldim. Yüksek demir parmaklıkların üstünden tırmanıp ağaçların arasına oturdum. Karanlıkta kimsenin beni göremeyeceği bir yer burası. Aklıma gelen tüm 'G' harflerini kelimelerin içine koyup şapkalıları ayırmayı denemeye başladım. Önümde bir satranç tahtası varmış gibi bir kısmını siyah bir kısmını da beyaz yaptım. Sekiz yaşında bir çocuk, küçük odasının kapısından çıkıp yanıma geldi ve ilk hamleyi yaptı. Ve yeniden başladı tüm oyun. Herhalde derin bir rüyanın tam ortasındayım diye düşündüm. Hemen hamlemi yaptım ve aşık olduğum kadını arayıp şu anda rüya görüp görmediğini sordum. Telefondaki sesi sevecen ve anlayışlıydı. Ama onun konuşmasına izin vermeden sürekli sorup duruyordum “ Sen de rüyada mısın? Sen de rüyada mısın? Şarkı söylüyor musun? Paramızı o adama neden vermedik?” Bana sakin olmamı söyledi fırsat bulunca. Telaşlanmıştı ama anlayabiliyordum sesinden. Sanırım parkta olduğumu hissetti ve orada birçok defa kaybolduğumu biliyor. Bazen beni bulmaları günler alıyormuş. Bazen de saklandığım bir ağacın arkasından fırlayıp şaşırtıyormuşum onları. Anlatıyorlar, gülerek ve ağlayarak çünkü üzülüyorlar benim için. Bense o parkta ne kadar kaldığımı hiç bilmiyorum. Üzülmüyorum da çok. Genelde neşeli şarkılar dinliyorum ve sık yapraklı ağaçlar öğlen güneşinin gözlerime zarar vermesini de önlüyor. Şarkıları dinlerken nedense dans edemiyorum bir türlü. Her neyse o bana şu anda rüya görmediğini söyledi. Telefonu kapadım. Çocuğun hamlesine karşılık hamlemi yaptım. Varlığı zararsız gibi görünüyordu, o yüzden oyunu onun kazanmasına izin vermeye karar verdim. Gecenin bir vakti başka kimsenin olmadığı koyu ağaçların arasında uzun süre bulunmaması gerekiyordu. Ne türlü bir oyunun içinde olduğumuzun çok farkında değildi. Ben de ağır bir travma geçirmesine izin verecek değildim. Fazla uzatmadan oyunu kazandı yardımımla. Onu odasına gönderip içeri girdiğim parmaklıklara tırmandım yeniden. Dolambaçlı ve uzun bir yoldan aşağıdaki vadiye doğru yürüdüm birkaç saat. Öğretmenimin yanına geldim. Taş duvarların arasındaki evin bahçesinde masanın yanına oturduk. O gün bana tek bir İngilizce kelime öğretti (tuz). Ders bitti hemen. Yeniden o dolambaçlı yolu tırmanmak zorunda kaldım saatlerce. Eve geldim ve annemin gözlerinin tam içine baktım ve “Bir daha gitmeme izin vermeyeceksin değil mi? Sen de rüya görüyor musun?” dedim. Gözlerini yana doğru mor bir kapıya çevirdi ve oradan doktorum çıkıp “Hadi! Tuncay yanıma gel, bir şeyin yok dedi.” Kucağımdaki ejderha yavrusunu usulca aldı ellerimden. Sedyeye yattım ve iğneyi vurmalarını bekledim kalçamın yarısı açık. Gerisini hatırlamıyorum. Artık o yavru ejderhanın uzun bir süre geri dönmeyeceğini ve parkta kaybolmayacağımı düşünebildim ağır uykuya dalmadan hemen önce.
Phoenix
01-03-2009, 01:16 AM
ALEKSANDROS GRIGOROPOULOS
Bizim Erdal’dan bir yaş küçükmüş
Aleksandros can verdiğinde polis kurşunuyla
Kaptan şapkasıyla dökük boyalı sandalların fonunda
İki kıyıda da yenen tek balıkken çupra.
Ayağa kalktı koca deniz
Cüssesine bakmadan
Şıpırdatmadan sularını
Topladı şöyle bir eteğini
Haydi! dedi sağındaki ve solundaki çocuklarına
Bazıları duyduğunda feryadı
Bitik bir otelin nemli odasında emmekteyken
Üçüncü sınıf bir ******nun terli memesini
Aleksandros volta aldı
Zeytinlikler bile ikna edemedi onu
Sarsılıp düştü sadece yelkovan
Yine uğurlandı molotoflarca yürekle
Siyah şemsiye denizleriyle gider gidenler
Böyle cenabet havalarda
Şimdi sadece şemsiyeler de değil
Ruhumuz da kapkara
Can Lafcı
Phoenix
01-03-2009, 01:23 AM
VURULDU KUŞLAR
Vuruldu
Mavide kuşlar
İniyor yeşile
İniyor kanatları kırık
Kararan ışığın içinde
Tüylerini kopararak
Vurdu pencereme
Kırıldı cam
Düştü odama
Kanatları kan
Kanatlarında gizli – yuvası
Gözlerinde
Yeşil – mavi
Işığın rengi
Baktı – baktı bana
Baktı taa uzaklara
Bıraktı gagasındaki yeşili
Bıraktı
Mavi – yeşilin rüzgarına
Kanat sesini
Uzattım kollarımı
Elim dalda gül diye
Nefes gönderdim – yüreğine
Kanat altına
Yel diye
Yumdu gözlerini
Gözlerimin içinde
Kirpik ucu rüzgarımda
Kanat
Mora döküldü
Mora döküldü
Ak bir bulut
Damla damla düşen
Susuzluğuna
Yeşil yamaçlar
Mavi gökyüzü
Avluda saçaklar
Şarkısız
Kulaklarımda
Ertuğrul Başkan
Phoenix
01-03-2009, 01:25 AM
İNCELEME:
Yannis RITSOS
ÇAĞIN EN BÜYÜK OZANI*
Hüseyin YILMAZ
Hitler, Mussolini, ****ksas ve Franko gibi korkunç diktatörlere şahitlik eden 20.yüzyıl Nazım, Aragon, Neruda ve Ritsos gibi devrimci ozanları da yaratmayı başarabilmiştir.
İnsan ile toplum arasındaki ilişkileri, tarihin içinden süregelen değerleri, analitik bir yöntem izleyerek çözmeye çalışan toplumcu-gerçekçi şair ve yazarlar; temelde rekabete dayalı piyasa ekonomisi üzerine kurulu, hukuk, etik, politik ve kültürel yoz-anamalcı düzenin yurttaşlar arasında yarattığı eşitsizlikleri-sömürüyü ona ayna tutmak, yansıtmak amacıyla değil, ancak buna neden olan düşünce sistematiğini ve onun savunma mekanizmalarını; yüzyıllardır süren ezilen halkların yazgısını değiştirmeyi amaçlayan ürünler vermişlerdir.
Önceki yüzyılda Hegel’in baş aşağı duran idealist soyut diyalektiğini ayakları üzerine indirerek onu somut bir nesnelliğe dönüştüren Marx’ın maddeci görüşü bütün dünyada yeni bir toplum düzeni kurulabileceği umudunu yeşertmiştir.
“Sanatın kaynağı özgür, organik bir toplumsal yaşamdadır. Baskı ve korku, kölelik ve zorbalık sanata düşmandır. Romantizmi keşfeden burjuvazi gerçeği ülküselleştirerek çarpıtmaktadır.” diyen Marx bu sanat akımını salıklamıştır.
İnsan hayatının tarihsel değişiminin ve dönüşümünün başlamasıyla, o ana kadar birikmiş olan aktörenin çatışması kaçınılmazdır. Kişisel çıkarlarını bir yana bırakarak toplumsal kaygılar gütmeye başlayan insanı ruhsal ve fiziksel olarak tüketen koşullara karşı başkaldırmayı, direnmeyi örgütleyen ve romantizmin sonunu getiren akımda gerçekliğin algılanışı ve ürünlerde yansıtılışı da çağa, uluslara ve toplumsal gelişmelere paralel olarak değişkenlik göstermiştir.
“ Şairi, şiir yazmaya, kendi özgün yapıtını yaratmaya çağıran şairlerdir, başka şairlerin yapıtlarıdır” diyen Mikel Dufrenne gelince aklımıza, etkilendiğimiz şairleri sıralarız hemen.
Aragon’un “şiirlerini ilk kez okuduğumda gözlerim doldu” ve o “yaşadığımız çağın en büyük ozanıdır*.”dediği ünlü Yunan şairi Yannis RITSOS’tur, kahramanımız.
Kendini toplumcu savaşıma adamış, kuşkuyu, düşmanlığı ve mutsuzluğu inatçı bir reddedişle iktidar odağına yönlendirmiş bir sanatçı, John BERGER’e göre Mayakovski gibi temelde siyasal bir şair.
Kitapları Atina’nın Zeus Tapınağı sütunları arasında Marx ve Gorki’ninkilerle birlikte yakılmıştır.
1927–30 yılları arasında yazdığı ilk şiirlerindeki didaktizm ve güzel söz söyleme özentisinden kurtularak halk dilinden saf bir lirizm yaratmıştır. Tarihsel ve mitsel konuları irdeleyen, eğretilemelerle örülü şiirlerinde yaşadığı coğrafyanın tarihini yurtseverlik duyguları içinde işlemiştir. Hem de “Yunanistan’ı hümanizmanın vatanı olduğu için severim. Kendi dilimle konuşmadığım zaman duygu ve düşüncelerim yoksullaşır. Her ozan bu tedirginliği duyar. Nazım’da öyleydi. Yazabilecek kadar Fransızca ve Rusça bilmesine rağmen Türkçeden başka dil kullanmadı.”diyebilecek kadar ve Nazım’da Angina Pektoris şiirindeki dizelerinde onun ülkesinin yazgısına göndermede bulunur:
Sonra her şafak vakti, doktor, kalbim
Yunanistan’da kurşuna diziliyor.
Ritsos, Nazım’a adağı Bir Ad Müzik ve Evrene Dönüşünce şiirinde şöyle seslenir:
Kardeşim Nazım
sen ki bir kadeh şarap
ve güzel bir kadının diziyle
üzerinde sevdanın halk bayrağı
dalgalanan bir deniz köşesiyle
ufukları ağartır
bir pencere açarsın
her şeyin yok olduğu yerde
ve tepelerden taşlar yuvarlanırken keyifle
kayıklara kadar
sokak fenerinin altında
bir köpek düşlere dalar
******
Özgürlük ki adlarından biridir senin
Özgürlük sevdalısıdır Ritsos. Aynı adlı şiirinde Freud’yen bir yaklaşımla varlık olarak insanın üst-bensizliğine vurgu yapar:
…
Burada çiftleşti o mağrur atlar,
sevgiye ve babalığa bağlanmaksızın. Sınırsız
bir kişnemedir ufuk. Diz çökmek
bağışlanma getirmez bu tepede.
Sonraki dönem şiirlerinde ise ana tema olarak “hayatı ve ölümü” işleyen ozana göre “yaşamın bir sonu vardır, bundan kaçınılmaz, ama aslında bu bir son değil tersine yeni bir başlangıçtır: diyalektik ve tarihsel materyalist ilkelere göre her varlığın kendi özünde kendi karşıtını taşıması gibi, ölümle-hayat arasında eytişimsel bir bağlantı vardır.” Son İstek şiirindeki dizelerde ne güzel dile getirir bu durumu.
Şiire, aşka ve ölüme inanıyorum, diyor,
işte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum.
Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum, ben varım;
dünya var.
Bir ırmak akıyor serçe parmağımın ucundan,
İlk gerçek oluyor bu arılık, bu benim son dileğim.
Kadınlar, onun şiirinin temel taşlarından biridir. Her şeyden önce annedir kadın, üreten, yaratan. Toprağa benzetir dişiliğini. Kadınlar ki; kardeşimiz, yârimiz.
Siyasal çalkantılar içindeki ülkede; askerlerin yurttaşları düzene karşı yakınlıkları açısından beş dereceye ayırdıkları, en iyi beşinci derecenin ise düzeni yıkmaya çalışmayan ama düzenle zar zor iyi geçinenler şeklinde sınıflandırdığı bir dönemde işkenceyi, tutuklamaları ve idamları görmezden gelemeyecektir. Onurlu, kardeşçe eşit ve barışçıl bir dünyanın yaratılması üzerine düşünürken bir aydın hastalığı olarak ta bilinen veremden sanatoryumda yatıyordur.
Sanatçı kişiliğinin oluştuğu iki dünya savaşı arasındaki yıllarda gerek şiirdeki gerekse düz yazıdaki eğilimin içe dönük olduğu söylenebilir. O dönemin baskın yönelimlerinden biri de dışavurumculuktur. Peter SELTZ’in “Görünen şeylerin ardındaki derin duygusal gerçekliği bulmak için kapsamlı bir araştırma, sanatçının kendi öznel tepkilerini gözleyerek bulduğu ve daha sonra izleyende benzeri bir tepkiyi uyandırmak için uygun ve eşdeğer biçimsel bir araç oluşturduğu bir gerçeklik” biçiminde tanımladığı dışavurumculuk. Yalnız dışavurumcu değildir RITSOS, çeşitli üsluplar deneyerek ilerlemesini sürdürmüştür. Mayakovski’nin fütürizmi de bunlardan biridir. Onun şiirleri ideal olanı gerçek, gerçek olanı da ideal hale getiren şiirlerdir.
Ailesi adeta lanetlenmiş gibidir. Maruz kaldığı acılara dayanamayıp kendini öldürmeyi düşünmüş, şiire ve devrimci ülküye tutunarak bunu aşabilmiştir. Siyasal düşünceleri yüzünden 1948/1952 yılları arasında Ege’deki adalarda tutuklu kalmıştır. Doğru dürüst bir tahsili ve işi olmamıştır.
Onun şiirinin büyüklüğünü ortaya koymak için Yunan halkının yarım asırlık özgürlük savaşımının, umutlarının ve hayal kırıklıklarının sesini günümüze kadar taşımasındaki başarıda bulabiliriz. Bütün yeryüzü insanına adadığı 1953 yılında lirik tarzda yazdığı Barış şiiri yakın tarihe ışık tutan ve insan eliyle yaratılan felaketlerin nasıl ortadan kaldırılabileceğini anlatan/betimleyen bir şiirdir.
Bir çocuğun gördüğü düştür barış
******
Arabanın yolda durmasının korkutmadığı
Kapı çalınmasının dost demek olduğu
******
İnsanların sıkışan elleridir barış
Dünyanın masasındaki ekmektir.
******
Kardeşlerim!
Barış içinde derin derin soluk alıyor
Tüm dünya düşleriyle
Verin ellerinizi
İşte budur barış.
1967 yılında yönetime el koyan Albaylar Cuntası tarafından tutuklanıp Yaros adasına gönderilen şairin bütün eserleri tekrar yasaklanmıştır.
Bir süre sonra Leros adasındaki Siyasal Sürgünler Kampına gönderilmiştir. Birçok ülkenin aydınlarının, yazar, sanatçı ve politikacılarının imzaladığı bildirilere dayanamayan cunta Karlovassi’deki evinde kimseyle görüşmemek ve yazışmamak şartıyla gözaltında yaşamasına izin vermiştir.
Dünyanın ozana gösterdiği ilgi yüzünden cuntanın başkan yardımcısı Stelios Pattakos onu Atina’ya getirterek görüşmek istediğinde aralarındaki diyalog bir soru ve cevaptan ibaret olmuştur:
—Pattakos: Siz bir ozansınız. Niçin politikaya karışıyorsunuz?
—Ritsos: Bir ozan ülkesinin en büyük yurttaşıdır, işte bu yüzden de politikayla ilgilenmek onun görevidir.
Ozan halkın gözü kulağı, vicdanı ve dilidir; gerçekliği taşıyıcı, yansıtıcı ve bilinçlendiricidir. Manevi olarak önderidir onların. Çünkü sadece kendi adına değil, halkı ve bütün bir insanlık içinde konuşur. İnsanlarıyla birlikte acı çeker ve onlarla birlikte katlanınca bütün zorluklara, güvenlerini kazanırsa bu görevi layıkıyla üstlenmiş olacaktır.
Cunta artan ününe ve yurtdışından gelen davetlere dayanamayarak ona pasaport vermiş ama o yurtiçinde kısıtlanan özgürlüğünü protesto etmek amacıyla bunu kullanmamıştır.
Şiirlerinde umutsuzluğa yer yoktur. Ona göre ozan karanlıkta görebilen insandır. Şiir ise ozanın serüvenidir, yakalanamayanı, dile gelmeyeni ele geçirmektir. Şiire erişmek için çok, çok çalışmalıyız diye öğütler söyleşilerinde. “Ancak bu şekilde kendimizi keşfederiz, kendimizi keşfettikçe evreni de keşfederiz.”der.
Şiirlerindeki teatral kurgu gücü bize çevremizdeki her şeyi görsel olarak resmetmemize olanak tanır.
“Ozan duygu ve düşüncelerini şiir üzerine konuşarak değil, şiir yoluyla dile getirmek zorundadır” diyen Ritsos, şiirlerinde gündelik hayatın sıradan akışındaki ayrıntıları ve insanla eşya arasındaki nesnel ilişkiyi dile getirir. Yalınlığın Anlamı şiirininilk dörtlüğü bunun en güzel örneğidir.
Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye;
beni bulamazsan, eşyayı bulacaksın,
elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın,
parmak izlerimiz karışacak birbirine.
Şiirlerindeki dizelerin yapısı incelendiğinde kullandığı noktalama işaretlerinin okuyanı belli bir ses tonuna şartlandırdığını Birden şiirinde görebiliriz:
Sessiz gece. Sessiz. Ve sen vazgeçtin
beklemekten. Neredeyse dingindi her yer.
Birden, orada olmayan kişinin o canlı
Dokunuşunu duydun yüzünde. Gelecek.
Sonra kendi kendine çarpan panjurların sesi.
İşte rüzgârda çıktı. Ve biraz ötede,
kendi sesinde boğuluyordu deniz.
Onun şiiri fabrika bacalarında tütmelidir, sokaklarda savrulmalı, zalime meydan okumalı ve insan varlığına karşı olan ne varsa ona başkaldırmalıdır. O yıllarca şiirin yalnızca entelektüeller tarafından değil, tersane işçileri, balıkçılar ve taksi şoförleri tarafından da bilinmesi gerektiğinin özlemini duymuş ve bunun memleketinde gerçekleştiğini görmüştür.
Alman işgalini, İngiliz müdahalesini, İç Savaşı ve Albaylar Cuntasını görmüş militan bir devrimci olan ozana dünyanın en prestijli ödülleri layık görülmüştür. Ömrünün sonuna kadar resim yaparak ve şiir yazarak yaşamıştır. Çünkü bu onun varoluş biçimidir.
Kaynak
Erdoğan ALKAN- Gerçekçilik-Varlık Yayınları
Özdemir İNCE, Herkül MILLAS, İoanna KUÇURADI -Şiirler-Varlık Yayınları
Özdemir İNCE- Şiir ve Gerçeklik-İş Bankası Yayınları
Cevat ÇAPAN-Bütün Şiirlerinden Seçmeler-Kavram Yayınları
Emin ÖZDEMİR-Türk Dili Dergisi-Ocak/1981, Sayı:349
Phoenix
01-03-2009, 01:26 AM
KÖR IŞIK
H.Tuğrul Atasoy
Bu büyük adaya ilk adım attığımda gördüklerime hayran oldum. Denize dik inen sık ormanlarla kaplı yamaçlar, bu yamaçların arkasında yüksek tepeler. Engebeli bir arazi yapısı vardı. Birçok ırmak bu sarp yamaçların arasından kıvrıla, kıvrıla derin vadiler oluşturarak denize akıyordu. Yer yer bu akarsuların genişleyip debilerinin azaldığı bölgelerde insanların küçük yerleşim yerleri kurmalarına izin veren dar düzlükler vardı. Daha büyük yerleşim yerleri kıyı kesimlerinde kurulmuştu. Bu yerleşim yerlerinden en büyüğü küçük limanın hemen yanında bulunuyordu ve en eski yerleşim yeriydi. İlk günlerim çevreyi tanımakla geçti. En büyük yardımı ben geldikten 1 ay sonra buradan ayrılacak olan benden önceki meslektaşımdan gördüm. Çevreyi birlikte gezdik orada yaşayan topluluğun önemli insanları ile tanıştırıldım ve en önemlisi yaklaşık üç yıldır burada bulunan meslektaşım her gün saatler boyunca burada yaşayan insanların gelenek görenek ve inançlarını anlattı bana. Yapmam gerekenleri yapmamam gerekenleri uyulması zorunlu hayati kuralları anlattı. Özellikle kıyıda yer alan daha büyük yerleşim yerlerinin etrafı sağlam duvarlar ile örülmüştü. Bu duvarların içinde yer alan binalar daha moderndi. Bu büyük çitle çevrili alanın içinde dağınık kimi daha iyi durumda kimileri ise biraz daha derme çatma evler bulunuyordu. Kıyıdan içeri girildikçe bu köylerin hem kapladıkları alan hem de içerdikleri nüfus kıyıdakilere kıyasla küçülüyordu. Ayrıca iç kesimlerdeki köylerin etrafındaki koruyucu çitler ve içeride yer alan evler daha eski ve bakımsızdı. Kıyı kesimlerde yer alan büyük köylerde her binada elektrik ve içme suyu şebekesi bulunuyorken içerilerde yer alan köylerin hepsi bu olanaklara sahip değildi. Yine bu duvarların içinde yer alan etrafı yüksek duvarlarla örülü içinde daha düzgün yapıların bulunduğu başka küçük köycükler de vardı. Bunlar örneğin akil adamlar topluluğu, gezgin adamlar topluluğu, iyiliksever insanlar topluluğu, temiz inançlılar topluluğu gibi daha özerk seçilmiş bireylerin girebildikleri yerlerdi.
Benim görevim burada yaşayan halkın söylenceleri ve sanat eserlerinde yer alan hayvan ve bitki türlerini incelemekti. Ayrıca bu doğal zenginlik ve kültürel birikimde ada dış dünya ile iletişim kurduktan sonra oluşan değişimleri de kaydetmek istiyordum. Gitmeden önce meslektaşım beni birisi ile tanıştırdı. Bana ilgilendiğim konularda rehberlik edecekti. Dışarıda okumuş bir süre büyük şehirlerde çalıştıktan sonra tekrar buraya dönmüş orta yaşın üzerinde birisiydi. Biyoloji eğitimi almış ve bir süre şehirde biyoloji öğretmenliği yapmıştı. Sonra geri dönmüş köyüne yerleşmiş. Burada ise kendi köyünde tarım ve avcılık ile uğraşıyor ayrıca çevreyi en iyi tanıyanlardan birisi olduğu için ara sıra dışarıdan gelenlere rehberlik yapıyordu. İlk tanıştırıldığımızda biraz az konuşan aksi birisi gibi görünmüştü gözüme. Çevrede gezilerimiz başladığında ise çoğu zaman az konuştuğunu ama iyi bildiği ve zevk aldığı bir konu açıldığında oldukça neşeli ve konuşmayı seven bir tarafı olduğunu keşfetmiştim. Bir konuyu anlatmaya başladığında akademik bir üslupla oldukça sistematik ve düzenli bir bilgi aktarımı vardı. Ancak sıkıcı değildi ciddi konuşmasına küçük molalar verir bu esnada birden konudan sapar matrak şakalar yapar dinleyenin yorgunluğunu alıverirdi. Yaşadığı coğrafyayı karış, karış bilmesi bir yana orada yaşayan tüm bitki ve hayvanlara dair her türlü bilgiye sahipti. Hangi bitki nerede yetişir hangi toprağı sever hangi hayvan günün hangi saatinde nerededir huyu suyu nedir hepsini biliyordu. Hava tahminleri ise neredeyse hiç şaşmıyordu. Bir gün sarp bir yamaçtan akarsu boyuna inip karşı yamaca geçmek için aşağıya doğru dikkatli ve yavaş bir şekilde yürüyorduk. O önümde yürüyor ara sıra nereye basmam gerektiğini söyleyerek bana yol gösteriyordu.
"Senden bugün program dışı bir iyilik istesem?" diye sordum.
"Ne iyiliği?" dedi, biraz sert bir ses tonu ile.
"Bugünlük işimiz bittikten sonra karşı tepede biraz daha yükseklere yani şu kayalıklara çıkıp buraya özgü şahinlerin fotoğrafını çekmek istiyorum beni götürür müsün?"
"Olmaz," dedi kararlı bir ses tonu ile.
"Neden?"
"Yılın bu zamanı hem kayalıklar hem küçük otlar çok ıslak ve kaygandır."
"Dikkatli ve yavaş çıkarız biz de!"
"Olmaz dedim."
"Daha fazla para öderim."
"Bunun para ile ilgisi yok sen beni bilgim ve becerim için tuttun benim görevim sana doğru bildiğimi söyleyip göstermek iyilik yapmak değil, rica üzerine sırf iyilik yapayım diye doğrularımdan cayarsam bunun bedelini hem ben hem de güya iyilik yaptığım kişi öder," dedi. Bir şey demedim. Lafı uzatmak boşunaydı.
Bazı günler hava şartları bazı günler de rehber dostumun kendi işleri nedeniyle doğa gezilerimize çıkmıyorduk. Gezilerimiz için uygun olmayan bu günlerde kıyıdaki büyük köy ve yakınlarındaki diğer köylerde vakit geçiriyordum. Giden arkadaşımın tanıştırdığı yörenin kalburüstü kişileri ile sohbetler ediyor onların yemek ya da eğlence davetlerinde gidip toplayabildiğim kadar bilgi topluyordum. Bu sosyal faaliyetlerim sırasında sıkça rehberime rastlıyordum. Bu durumlarda ya gelip benim içinde bulunduğum sohbet grubuna katılıyor ya da ayak üstü gelip selam verip oturanların halini sorup kendi alemine çekiliyordu. Rehberim bilgisine saygı duyulan birisiydi. Konuşmalarda söylediği her söz dikkate alınıyor birçok konuda fikri soruluyordu. Arkadaşım akil adamlar denilen gruba üye birkaç kişi ile de tanıştırmıştı. Bu adamlar toplum içinde oldukça saygın ve güçlü kimselerdi. Bu akil adamlar da rehberimin fikrini alıyor bazen ona akıl danışıyorlardı. Bunları görmek keyiflendiriyordu beni. Rehberim bulabileceğim en iyi rehberdi bunu hissediyordum. Onun bana sunacağı bilgiler çalışmalarımın daha sağlam bir yapıya kavuşmasını sağlayacaktı. İlerleyen zaman içinde köylerin içindeki yalnızca girebilecek olanların kabul edildiği yerlere de davet edildim. Yalnızca büyük köydeki akil adamların toplantı evine hiç giremedim.
Bir gün rehberimle orman içinde bir tepede mola vermiştik. Onun köyünü hiç görmediğimi gitmek istediğimi söyledim. "Olur, işimiz bitince dönüşte gideriz," dedi. O günkü gezi programımızı vaktinden önce bitirdik. "Hadi bizim köye gidelim," dedi. Köyleri merkezdeki limanın kuzey tarafında kayalık falezlerin arasındaki küçük bir koya biraz tepeden bakan düzlükteydi. Oldukça az nüfuslu küçük bir köydü burası. Köyün yanındaki küçük akarsu denize doğru tatlı bir eğimle akıyordu. Bu suyun yanındaki patikadan 500, 600 metre aşağıya doğru yürüdüğünüzde küçük koyun kumsalına ulaşıyordunuz. Kumsalda küçük bir iki balıkçı kulübesi vardı. Köyün etrafı özensiz bir çit ile çevriliydi. Merkezde yer alan genelde erkeklerin oturduğu toplantı ve kimi ibadetlerin yapıldığı binada ve çevresinde yer alan birkaç küçük evde elektrik ve su vardı. Bu şanslı evlerden birisi de benim rehberime aitti. O gece kaldığım yere dönmedim. Toplantı evinde çok hoş vakit geçirdik. Sanırım rehberimin sayesinde misafirperverliklerinden öte bana kendilerinden birisiymişim gibi davrandılar. Çalışmam için en değerli bilgilerin bir kısmını o gece bu küçük köyün yaşlılarından öğrendim. Gecenin ilerleyen saatlerinde küçük kumsala yürüdük. Sahilde oturup sohbet ettik. Bu sohbet sırasında maddi olanakları iyi olan işinden vazgeçip buraya neden döndüğünü sordum. "Ben buralıyım taşını toprağını böceğini her şeyini seviyorum burasının, tek sebep bu," dedi. "Evet, bence en geçerli ve en güzel sebep seni bu güzelliğe geri çekmiş," dedim. Yüzüme bu yorumu benden beklemiyormuş gibi takdirle karışık bir memnuniyet ifadesi ile gülümsedi. "Doğru," dedi. Geceyi rehberim ve ailesi ile geçirdim mütevazi bir evi vardı. Her yer tıka basa kitap doluydu. Ertesi gün beni kaldığım yere bıraktıktan sonra o kendi işlerinin başına döndü. Ben de bir gün öncesinin gezi notları ile gece köyün yaşlılarından öğrendiklerimi temize çektim.
O akşam yine bir toplantı evine davetliydim. Bu ev anladığım kadarı ile akil adamların evinden bir kıdem daha aşağıdaydı. Yolda rehberime rastladım ona da benimle gelmesini rica ettim. Müstehzi bir şekilde gülümsedi. "Olmaz yarın görüşürüz," dedi ve yürüdü gitti. Yemek ile birlikte sohbet ediliyor o günün ilgi çekici konusu karşılıklı tartışılıyordu. Laf döndü dolaştı yabancıların ormandan kestikleri bir bodur bitkiye geldi. Bir kısım bunun tükeneceğini sonra bu bitkiyi dışarıdan almaları gerekeceğini yabancılara bir kota koymak gerektiğini ya da özel bahçelerde yetiştirilmesi ormandakilerin kesilmemesini savunurken bir kısmı ise kota koymanın zararlarına olacağını nasıl olsa sarp yerdekileri kesemediklerini orada yetişenlerin tohumlarının aşağılarda yeni bitkilerin yetişmesine olanak verdiğini iddia ediyorlardı. Sonra birden bana dönüp dışarıdan birisi olarak benim görüşümün ne olduğunu bilmek istediklerini söylediler. "Ben pek olayın iç yüzünü ve o bitkinin yetişme koşullarını bilmiyorum bizim rehberi çağırıp sorsak daha iyi olmaz mı?" dedim. Bir şaşkınlık esintisi dolaştı yüzlerinde. "O buraya üye değil, gelmez," dediler. Bu kez ben şaşırmıştım. Bu yanıtı verenlerin birçoğu dışarıda rehberimle oturup sohbet eden fikir tartışması yapan kişilerdi. "Anlamadım?" dedim sonunda. Yanımda oturan yaşlılardan birisi, "Misafirimiz haklı sonra bir ara dışarıda rehberinin fikrini sorarız," dedi. Benim başka bir şey dememe fırsat bırakmadan konuyu değiştirdiler. Ama bu küçük olay kafama takılmıştı. Akşam yatağa uzandığımda belleğimi yokladım. Bu özel evlerde rehberime hiç rastlamamıştım. Ama bu evlerde görüştüğüm kişilerin birçoğu dışarıda rehberimle oldukça samimi görünüyor, ona soruyor danışıyor ve fikirlerine değer veriyorlardı. Ertesi gün yine dağ tepe dolaştık. Akşama doğru dönüş yolunda bir derenin yanında mola verdik yanımıza aldığımız yiyecekleri yedik. Tekrar kalkıp yola koyulmadan önce kafama takılan şeyi sordum.
"Neden bu gibi özel toplantı yerlerinde seni hiç görmedim?"
"Ben oralara üye değilim."
"Ama bu kişiler ile dostlukların var senin fikirlerine değer veriyorlar!"
"O başka bir şey," dedi ciddi bir yüz ifadesi takınarak sesinde bu konudan hoşlanmamış gibi bir tını vardı.
"Neden hem sen tahsilli birisin dışarıdaki dünyayı biliyorsun, ehh buralar ile ilgili de bilmediğin yok"
"Ne yapacağım ki oralara takılıp?" dedi yine ciddi bir ifadeyle.
"Daha güvenli yerler gördüğüm kadarı ile çok okuyorsun en azından daha aydınlık yerler," diyerek şaka yollu yorum yapmaya çalıştım. Niyetim sohbete biraz espri katarak onu konuşmaya heveslendirmekti
"Sorun da o ya çok ışık var oralarda."
"Ne demek çok ışık var?"
"Çok fazla ışık insanı kör eder, oturup kendisini önemsemek ise insanı tembelleştirir." dedi. Yüzümdeki şaşkınlığı inceledi bir süre. Bense bu kısa sürede gerçekten bu kısa konuşmayı kafamda bir yerlere oturtmaya çalışıyordum.
"Gel benle," dedi. Kalktı kararlı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Apar topar eşyalarımı yerden alıp peşine takıldım. Dere kenarında bir süre yürüdükten sonra ormandan küçük tarlaların olduğu açıklığa çıktık. Sudan karşıya geçtik. Elini gözlerine siper ederek gökyüzünü taradı. Sonra tarlanın batı tarafına yöneldi. Yere çömeldi. Eliyle yanına gelmemi işaret etti. Gittim ben de onun gibi yanına çömeldim.
"Bak eğil tarlanın yüzeyine toprak topaklarının üstüne bak ne görüyorsun?" .
Baktım ve neyi görmem gerektiğini anlamadığımı belirten bir yüz ifadesi ile ona dönüp, "Ne göreceğim?" diye sordum.
"O topakların bir kısmının üstünde çukura doğru örülmüş beyaz küçük örümcek ağları var dikkatli bak" dedi, eliyle bir tanesini işaret ederek.
"Evet, evet gördüm." dedim. Ayağa kalktı ellerini beline koyup geriye doğru gövdesini esnetti. Merakım iyice artmıştı. Devam et der gibisinden bir el işareti yaptım.
"Bak bu küçük örümcekler ağ ördüyse en az 3 gün yağmur yağmayacaktır, bunu görmek demek tarlayı ekmen için uygun bir dönemdesin anlamına gelir." dedi.
"İlginç," dedim.
"İlginç ve de doğru. On binlerce yıllık bir bilgi bu hiç şaşmaz. İşte o akil adamlar ya da diğerleri ışıklı güvenli korunaklarında kendileri ve dünyanın ışıltılı bölgeleri ile öylesine meşguller ki bunları göremez olmuşlar. Tembelleşmişler kendi yapay ışıkları onları kör etmiş. Burada yaşamak demek otu böceği yılanı ile birlikte tehlikesi karanlığı içinde yaşamak demektir. Oralara dadanırsam üç güne kalmaz ben de bunları göremez olurum. Ben, ben olmam. Hem oralara beni almazlar çünkü unuttukları unutmak istedikleri karanlığı, yılanı, otu, böceği, dışarıdaki insanları yani burayı bilen tüm bunları onlara anlatacak kişileri o ışıltılı yerlerde istemezler."
"Anladım" dedim o an için. Ama bir şekilde hissedebiliyordum ki o kısa konuşmada işittiklerimi tam olarak anlayabilmem kendi ışıltılı dünyamda uzun yıllarımı alacaktı.
Tuhaf Zamanlar
hadım edilmiş bir zamanın
ak sakallı çocuklarıyız
inadına gülüyor
göllenmiş duvarlarda üreyen kurbağalar
mezar taşlarında kay kay oynuyor çocuklarımız
inen bir daha çıkamıyor
gözlerimiz aynı yasa dışı hayali çekiştirirken
saklıyoruz birbirimizden ellerimizdeki bastonları
uzun zaman oldu, bir şey vurmuyor
kendi içimize attığımız oltalara
örümcek ağında bir vızırtı olsa da türkümüz
tarihsel hakkımızın nefesi enselerinde
şüphe yok !
alışmamışlığımız yeşertecek zamanı
bir senfoni yağdıracak bizi topraktan
ve tüm çocuklar şekercide çektirecek dişlerini
toplarken yüzsüz tanrılar fare tuzağından aslan
cesetlerini
Alihan bozkurt
Phoenix
01-03-2009, 01:28 AM
ÖLÜM YOLU
Turgut Koçak
Adam, eve gelmekten korkar olmuştu. Daha kapıdan girerken karısının söylediklerini duyar duymaz taş kesilir, hiç karşılık vermeksizin koltuğa geçer otururdu. Kocasının bu hareketlerine daha da sinirlenen kadın demediğini bırakmazdı. Adamın ne öküzlüğü kalırdı ne aptallığı. O yine de istifini bozmaz, elinde televizyon kumandası o kanaldan o kanala gezinir dururdu. Adam sabır gösterdikçe kadın iyice çileden çıkar, aşağılamalarını bütün mahalleye dinletirdi. Kasırga; neredeyse bir saate yakın sürer, yemek masaya gelinceye kadar dinmezdi. Tam yemeğin başına oturulacağı sırada kadın sessizleşir, adamı masaya çağırırdı. Bu geçiş anında ne değişirdi bilinmez; ama rüzgar tersten esmeye başlardı. Adam taş kesilmişliğini bırakır, kadın da daha yumuşak sözlerle konuşmaya başladığı için aralarında geçici bir barış imzalanmış gibi olurdu.
Bu görüntülere kim tanık olsa, özellikle de adam hakkında bir yargıya varmakta güçlük çeker, aptal mı, iyi yürekli mi bir karar veremezdi. Yemek sırasında günlük yaşamdan dil ucuyla konuşulur, ne kadar
uğraşılırsa uğraşılsın ortalıkta esen buz gibi hava giderilemezdi.
Yemeğin bitmesinin arkasından arada kurulan barış genellikle sürmez; kavga, daha da sertleşerek devam ederdi.
Adamın geldiği daha dış kapıdan girer girmez anlaşılırdı. Kendine özgü bir merdiven çıkışı vardı. Ayak sesleri, ancak kapıyı açmak için anahtarı çevirdiği zaman kesilirdi.
Bir akşam kadın mutfakta patates soyarken kocasının ayak seslerini işitti. Başlangıçta ayak sesleri kocasının mıydı değil miydi pek seçemedi. Ancak ayak sesleri iyice yaklaşınca kocası olduğu kesinlik kazandı. Anahtar kilitte döner dönmez kadın, bütün gücüyle bağırdı.
“Sigara getirdin mi” diye.
Adam:
“yoo getirmedim” dedi.
Kadın, hemen küplere bindi. Şu denir de şu denmez demedi. Aklına ne geldiyse arka arkaya makineli tüfek gibi sıraladı. Adam, ayakkabısının tekini çıkarmış tekini
çıkarmamış kapının eşiğinde eğilmiş olarak duruyordu. Karısına hiç yanıt vermedi. Ayakkabılarını giyip kapıyı çekip çıktı. Kadın arkasından habire söyleniyordu.
“Geri zekalı!”
“Aptal herif!”
“Öküz bu öküz!”
Adam bir süre sonra geri döndü. Sigarayı pat diye masanın üstüne attı. Geçip koltuğa oturdu. Televizyonu açtı, izlemeye başladı. Onu gören kendinden geçmiş televizyon izliyor sanırdı. Kendisini çevresine kapatmış delirten bir sessizlik içindeydi. Kadın bu duruma daha fazla dayanamadı.
“Kafanı kırarım senin” diyerek elindeki tabağı adamın sırtına indiriverdi. Öyle bağırıyordu ki, sesinden pencere camları zangır zangır ötüyordu. Masanın üstünden fırlatılmadık ne çatal, ne bıçak, ne kaşık, ne tabak ne de ekmek kalmıştı. Hepsi adamın sırtına inmiş, şangırtıyla yerlere saçılmıştı. Adam yine de yanıt vermeyecekti ama canı ciddi şekilde yanmıştı. Geriye döndü ve:
“sen ne yapıyorsun, terbiyesizlik ediyorsun” deyiverdi.
Kadın daha da azdı.
“Terk et evi salak! Seni boşuyorum anlıyor musun, seni boşuyorum!”
“Kim gitmek istiyorsa o gider” diye karşılık veren adam sert bir şekilde itiverdi kadını.
Kadın böyle bir karşılık beklemiyordu. İlk kez kocasının direnciyle karşılaşıyordu. Bu kabul edilemez bir şeydi. Aynı karşılığı veremedi. Durduğu yerde bir süre tepindikten sonra; kapıyı çarptığı gibi çıktı dışarı.
Adam, aldırmaz göründü. Nereye gidecekti? Nasıl olsa biraz dolaşıp çıkar gelirdi. Cebinde bir yakınına gidecek beş kuruşu bile yoktu. İşte tam böyle düşünüyordu adam. Bu yüzden de televizyon izlemeyi sürdürdü. Birden aklına, karısının aniden inip çıkan tansiyonu geldi. Böyle bir durumda araba altında da kalabilir, kaldırımdan düşüp bir yerlerini de kırabilirdi. Zaten evde kaç kez sinir krizi geçirmişti de zor ayıltmamış mıydı? Çok kaygılandı. İri gövdesinden beklenilmeyen bir çeviklikle ayağa fırladı. Giyinip çıktı kapıdan. Daha ikinci kata gelmişti ki, karısının merdivenlere yığılıp kaldığını gördü. Hırıltılı hırıltılı soluk alıp veriyordu. Baygındı. Hemen kollarından tuttu, sağa sola salladı ve ismiyle çağırarak kendine gelmesi için çaba harcadı. Uğraşları boşa gitti. İyice şaşkına dönen adam; karısını kucaklayıp eve çıkarmak istediyse de kilolu olduğu için başaramadı. Koltuk altından tutarak sürükleye sürükleye içeri soktu. Kanepeye yatırdı ve başının altına bir yastık yerleştirdi. Elini yüzünü kolonya ile ovarak kendine gelmesini sağlamaya çalıştı. Kadında başlangıçta derin bir hırıltıdan başka bir tepki yoktu. Uzun süre durumu değişmedi.
Adam çok şaşkındı. Hastaneye götürmeliydi ama bu haldeyken nasıl götürebilirdi. Üstelik üstünde yeterince parası da yoktu. Hatta hiç yoktu. Kendisini tam anlamıyla umarsızlık içine düşmüş gibi duyumsadı. Tek çıkar yol kendine gelmesi normale dönmesiydi ama bu kez baygınlık bayağı uzun sürmüştü.
Kadın hıçkırarak kendine geldi. Bir süre ağladıktan sonra dinginleşti. Çevresine boş boş bakınıyordu. Sonra da hiçbir şey söylemeden banyoya geçti Adam da kaygıyla arkasından yürüdü. Kadın adama:
“Nereye geliyorsun” diye tepki göstermesine karşın, adam geriye dönmedi ve banyonun kapısında beklemeyi sürdürdü. Kadın hışımla banyodan çıkıp salona geçti. Adam karısının bu gücü kendisinde buluyor olmasına çok şaşırdı. Artık normale dönmüş gibiydi. Televizyon kumandasıyla kanal değiştirip izlemeye başladı.
Adam, artık böyle gitmeyeceği konusunda çok kararlıydı. Aralarında engellenemeyen kavgalara bir son vermezlerse çok kötü şeyler olabilirdi. Üstelik bu kavgalar yüzünden sağlığının iyice kötüye gittiğini de görmüyor değildi. Ama nasıl konuşacaktı? Ne diyecekti de değiştirebilecekti bu gidişi? Daha önce yaptığı bütün girişimler boşa gitmemiş miydi?
Olup bitenlere daha fazla katlanamazdı. Bu yüzden de son bir kez konuşmalı ve bu defteri kapatmalıydı. Sessiz geçen süre uzadıkça uzadı. Birisinden birisi söze başlamalıydı ama ikisinin de başlayacağı yoktu.
Adam, mutfağa geçti çay koydu. Peynirli salamlı yumurta pişirdi. Masaya taşıdı, karısını kahvaltıya çağırdı. Kadın karşı çıkmadı. Anlaşılan çok acıkmıştı. Birlikte oturup tıka basa yediler. Her ikisini de uyku basmıştı. Kendilerinde konuşacak gücü bulamıyorlardı. En iyisi yatıp uyumaktı. Yattılar…
Adam, karısı uyanmadan kalkıp işe gitti. Kendisine ev dar geliyordu. Evden çıkar çıkmaz derin bir nefes alıyor, sanki kafesten özgür bırakılmış gibi duyumsuyordu kendisini. Cebindeki son parayla bakkaldan bir sigara alıp eve bıraktı. Akşam eve döndüğünde karısının saldırısından kurtulmayı umuyordu. Sigarası olursa karısının kendisini kontrol edebileceğini saldırmayacağını düşünüyordu.
Gün boyu şirketin alacaklarını toplamak için dolaştı. Doğru dürüst kimseyi yerinde bulamamıştı. Bulduklarıysa ya “paramız yok” diyorlardı ya da bir kısmını verip “gerisini daha sonra öderiz” diyerek başlarından savıyorlardı. Düşündükleri paranın onda birini bile toplayamamıştı. Oysa iki gün sonra ödeyecekleri yüklü bir çekleri vardı. Kullanılan gıda maddeleri de suyunu çekmek üzereydi. Para olmadan kimse mal vermezdi. Mal olmazsa bütün müşterilerini yitirmeleri işten bile değildi.
İşyerine döndüğünde tam bir çıkışsızlık içindeydi. Alacak için birkaç müşteriye daha telefon ettikten sonra umudu iyice kırıldı. Şirket sahibini arayarak içinde bulundukları durumdan bilgilendirdi ve ne yapmaları gerektiğini sordu.
Şirket sahibi de çıkışsızdı. Elinden fazla bir şey gelemezdi. Zaten kredi kartlarına da yeterince yüklenmişlerdi. Çıkar yol, İş Bankası kredi kartını acil alınacak şeyler için son bir kez daha kullanabilmekti. Doğal olarak kredi kartları zamanında ödenmezse başlarına iş açarlardı, ama hiç değil kendilerine zaman da kazandırmış olurlardı.
Telefon konuşması bittiğinde adam kendisini iyice yorgun ve bitkin duyumsadı. Hele akşamki yaşadıkları? Düşündükçe aklı çıkıyordu. Ne kadar özveri gösterirse göstersin bir işe yaramıyor, karısının bezdirici saldırganlığından kurtulamıyordu. Sinirleri iyice bozulmuştu. Sol tarafında tüm vücudunu cansız bırakan bir uyuşmanın giderek etkisinin arttığını görüyordu. Yine uyuşmuştu. “cız” diye yakan bir acı ile soluksuz kaldı. Hiçbir organını kıpırdatamıyordu Gözleri karşıki duvara çakılı kaldı.
Bu durumda ne kadar kalmıştı? Bir saat mi? Bir gün mü? Yavaş yavaş ağrılar azaldı. Devinimsizlikten kurtulmuştu. Terden sırılsıklam olmuştu. Yüzündeki terleri silecek gücü bulamıyordu. Oturduğu yerden kalkmayı denemedi. Kalksa yeni bir krizle yığılıp kalmaktan okruyordu. Eğer işyerinde çalışan kadınlardan biri gelip:
“Demir bey çay içer misiniz” diye sormasaydı sesini bile çıkaracağından inanlı değildi. Kadın yanıt gecikince kaygıyla Demir’in yüzüne baktı ve:
“Bir şeyiniz yok ya Demir Bey” dedi.
Demir, “yok yok, şu alacak verecek işlerini düşünüyordum da” diyerek geçiştirdi.
Artık iş savsaklanır gibi değildi. Böyle giderse ya bir krizle felç olacak ya da ölüp gidecekti. Dayanılır gibi değildi.
Günü nasıl geçirdi, ertesi günü alması gerekenleri tam olarak alabilmiş miydi ayırdında bile değildi. Eğer almamış olsaydı; ustalar çoktan kendisini uyarırlar, başının etini yerlerdi. Demek ki almıştı.
Ev işyerine uzak değildi. Yokuş yukarı dinlene dinlene yürümeye başladı. Yol o kadar uzamıştı ki, eve geldiğinde kan ter içinde kalmıştı. Merdivenlerde ayak seslerini duyan olmadı. Kapıyı açıp içeri girdi. Kendisini ölü gibi kanepenin üstüne attı. Bir önceki duydukları sözlerin aynısını duyuyordu. Yine de arada çok fark vardı. Karısının sesi çok derinlerden geliyordu. Sesleri duymamak için iki eliyle kulaklarını kapadı. Sesler gittikçe çoğalıyordu. Baktığı her yerde karısını görüyordu. O karşısındaydı, o televizyon ekranındaydı. Her yerde karısını görüyordu. Şimdi bir tanesinin yerini onlarcası almıştı. Hepsi bir ağızdan bağırıyor, kendisini aşağılıyorlardı.
“Hayvan herif!”, “Öküz!”, “aptal!”
Karşılık vermek için doğrulmak istedi. Gücü tükenmişti, yerinden kıpırdayamadı. Gözlerinde binlerce ışık yanıp sönmeye başladı. Her tarafından çekiştiriliyordu. Yerden yavaş yavaş yükselmeye başladığını duyumsadı. Yıldızlara doğru yol alıyordu. Bir süre boşlukta uçtu. Kendisi için yerçekiminin bir hükmü kalmamıştı. Ağırlıklarından arınmıştı. Durmadan yukarıya doğru yükseliyordu…
Sesler kesildi, karısının görüntüleri birer birer yitti. Gözlerinde çakmak çakmak yanıp sönen ışıklar biteviye yanan ışıklara dönüştü. Elleri kanepeden aşağı sarktı. Işıklar söndü ve ortalık karanlığa kesti
Kadın hala bağırıyordu.
“Öküz!”
“Aptal!”
“Geri zekalı!”
“…”
Phoenix
01-03-2009, 01:28 AM
KASIM RÜZGARLARI/2
İdris Köylü
Kaç kişilerdi ki zaten bütün yurt sathında. Otuz, bilemedin kırk. Daha fazla değillerdi. Bulunduğu kent kaynıyordu. Caddeleri, meydanları, gecekonduları, üniversiteleri, fabrikaları, atölyeleri ile ayaktaydı. Şehir bir baştan diğerine akıyordu. Akşamdan yerine koyduğunu bul bulabilirsen sabahtan… Ülke çapında kıyımların, katliamların kol gezdiği bir dönemdi yaşanan… Bütün devrimciler bu saldırılara karşı savunma hattı kurma telaşı içindeydi.
Bulunduğu kentte bir üniversitede öğrenciydi… O yılın soğuk bir kasım gününde bulunduğu okuldan şehrin ana caddesini takiben meydanı geçerek kitapçılar çarşısına uğrayacak, Dimitrov’un “ Faşizme karşı Birleşik Cephe”sini” alacaktı… Bulvar üzerindeki fakülteden gelen canhıraş bağrışmaların geldiği yöne koştu. Yine faşistler saldırmıştı, onlarca yaralı… O an ne yapması gerektiği konusunda karar verememişti… Ona kalsa dalardı faşistlerin ortasına, azdan az giderdi, çoktan çok… Küçüklüğünde babası ona az mı direniş öyküleri okutmuştu, kaçılır mıydı kavgadan… “Mert dayanır namert kaçardı”… Kayıtsız kalmayı yedirememişti kendine… Gel gör ki, bireysel hareketlerden kaçınılacaktı ve bu bir örgüt disipliniydi… Uyacaktı, çaresiz… Devrimciler disiplin adamıydı… Boğazına bir şeyler düğümlendi, yutkunamıyordu… Elini belinden çekmeden ardına baka baka uzaklaştı… Yaşanan, daha önce kendisine anlatılandı, dinledikleriydi…
O gece arkadaşlarıyla tartıştı… Faşistlerin saldırıları karşısında kayıtsız kalmak da ne oluyordu… Hem kendileri diğer sol grupları pasif gördükleri için ayrı örgütlenmenin gerekliliğine inanmamışlar mıydı? Kendisinden bir hayli yaşlı olan, belli ki kendisine saygı duyulan kel kafalı ve ilk kez gördüğü biri “yoldaş” dedi, “sınıf mücadelesi sabır işidir, kendi koşullarımızda savaşmayı öğrenmezsek bizi toptan yok etmeleri an meselesidir”…
O gün o toplantıda ona öğrenci mücadelesinde sorumluluk verdiler… Bulunduğu kentteki bütün okulların faşistlere karşı savunulmasında aktif rol alacak, öğrenci gençliğin örgütlenmesinden sorumlu olacaktı… Birkaç fakültede taraftarları olan arkadaşlarla tanışmaları için gün belirlendi… Onlarla birlikte hareket edilecekti… Öğrenci hareketinin ihtiyaç ve sorunlarının belirlenmesinin, çözüm üretilmesinin sorumluluğu kendisindeydi… En hararetli konuların tartışılması bile fısıltıyla yapılıyor, dikkat çekilmek istenmiyordu… Bu, orada bulunan ve birisi hariç diğerlerini hiç görmediği arkadaşlarına “baba şefkatiyle” davranan kel kafalı adama, birbirlerine davranışlarında saygıda kusur etmeyen arkadaşlarına ısınıvermişti…
Kasım soğukları başlamıştı… Rüzgarın şiddeti ortalığı birbirine katıyor, çatılar uçuyor, insanlar sürüklenmemek için birbirine tutunuyordu… Kalacak bir ev, giyecek altı sağlam ayakkabı, soğuktan korunacak bir palto da yoktu… Eldeki bütün para teksir makinesi, mürekkep ve kâğıt almaya gitmişti, zaten olanı da buydu…
Ailesinin maddi durumu iyi olan bir arkadaşın evine taşındılar… Rahat bir evdi, ya da başlarını sokacak bir yer vardı ya, daha ne istenirdi…
Abartısız günün on sekiz saati ayaktaydı… Kendi okulunda boykot başlamıştı ve boykot komitesindeydi… Faşist saldırıların şiddeti artmıştı, her gün kayıplar veriliyor, yaralananlar oluyordu… Her nokta bir çatışma alanı olmuştu… Sayıları on binin üzerinde olan öğrenci kitlesini kazasız belasız okula getirip götürmek, onların güvenliğini sağlamak, öğrencileri boykota sahip çıkmaya ikna etmek sahip olduğu deney ve tecrübenin ötesinde başka maharetler istiyordu… Yardımını isteyeceği bir başka birisi de yoktu ve başarmalıydı… Ateşle oynayacaktı ama ateşten korunacaktı, öyle demişti bir ermiş edasıyla kel kafalı adam… “Bedenimiz bile bize ait değildir, mücadele yıllara yayılacaktır ve biz devrim için, mücadele için sağlam, sağlıklı olmak zorundayız.”… Bunca hengâme içinde içini yakan bir kor’u da kalbinin hangi gizli yerinde saklamaya zaman bulabilmişti? Utangaç ve içine kapalıydı ve asla duygularını söyleyemezdi… Hem sırası da değildi, “ devrimciler yeryüzünün en duygulu insanlarıdır, bizim devrimci olmamızda duygularımızın ne büyük önemi vardır… Gel gör ki, insanı yok eden kapitalizm, yok ettiği her şey gibi duygularımızı da yok ediyor… Ancak, kapitalizmi yenmemizle onun yok ettiği insani değerler insana geri dönecektir… Aşk da öyle… Ancak, savaştığımız düşmanın acımasızlığı bu güzel duyguyu ertelememizi zorunlu kılıyor” dememiş miydi kel kafalı adam… O kız, her ne ettiyse onun yapamadığını yapmış, kalbine girmeyi başarmıştı… Duyguları onu serseme çevirmiş, esiri yapmıştı… Her an her yerde oydu, onu görmemek kör olmak demekti, nefes almamak demekti, savaşmamak demekti… Ona,”seni seviyorum” diyecekti ve kız bunu söyletmek için epeyce yol yapmış, kaldırım döşemişti…. Her günün akşamı kıza “ seni seviyorum” demenin provasını yapar, ertesi günü kızla karşılaştığında bütün cesaretini kaybeder, bir türlü iki sözcüğü bir araya getirip kızı sevdiğini söyleyemezdi… Bir ay, iki ay, üç ay… Altı ayı aşkın bir zaman lal oldu da bir türlü kıza “seni seviyorum” diyemedi. Güneşli bir Mayıs sabahının erken bir sabahında gizlice buluştukları bir eve geldiler. İşte burada kıza seni seviyorum diyecekti, ne olursa olsun diyecekti işte… Gün akşama dönmesine karşın bir tek laf edememişti… Kız, “seni seviyorum”u duymanın heyecanıyla ağzına bakıyor, o güya oralı olmuyordu… Çayın demini yedinci kez değiştirdiğini kız söyledi… Karşısına geçip, çantasının kapağındaki aynayı yüzüne tuttu, “forumlarda, mitinglerde saatlerce konuşuyorsun, bana seni seviyorum demen için bir gün akşama kadar bekledim, yüzün kızarıp kızarıp geçiyor, al bak şu aynaya”… Çantasının kapağındaki aynayı yüzüne tuttu… Kızarmıştı, esmer yüzü kıpkırmızı kesilmişti… Etrafı kontrol ederek evden çıktılar, kız konuştu o dinledi… Sanki ayaklarını bastıkları toprak, sokaklarında yürünülen bu şehir, yaşanılan bu ülke bir kurguydu ve yanındaki adam “vur” emriyle aranan, öldürülmesi için faşistlerin fellik fellik aradığı, bildiri dağıttıkları, köşe bucak aranan adam değildi. Yaşadıkları ülke sokaklarında rahatça dolaşılan, insanlarının sokağa şarkılar söyleyerek çıktığı, herkesin yüzünden tebessümün eksik olmadığı bir ülkeydi sanki. Oysa genç kızın kuruduğu düşlerin, hayallerin, bu şartlarında yeri yoktu. Sanki “tebdili mekânda ferahlık vardır deyip” bir günün beyliğini hayal etmenin hakkı olduğunu düşünmüştü genç kız… Düş çabuk bozulmuş, dalgınlıkla girilen, faşistlerin hakim olduğu bir yurttan, üzerlerine açılan ateş gerçeğin kaçınılmazlığını anlatmakta geç kalmamıştı… “Ne zamana kadar?” diye sordu genç kız… En korktuğu soru da buydu… O, Genç kızın cümlesinin arkasını tekrarladı içinden, “ seni çok seviyorum,sensiz bir yaşamı düşünmekten bile ürperiyorum, ama çocuklarımı da babasız büyütmek istemiyorum”…. “Hissettiğin” dedi “ bir devrimcinin katıksız sevgisidir ve yalnızca bu sevgi devrimcilere özgüdür”… “Devrimci hareketten kopmamı istemen kişiliğimden, sana olan sevgimden kopmanı istemendir. Bunun farkında olup olman neyi değiştirir ki… Bu benim kişiliğim, adım, sevgim… Bu sevgide payına düşen bu. Okulunu bitir, çocuklarına baba olacak birisini bul, ayrılalım”… Hızla uzaklaştı, genç kızın arkasından bağırmasına dönüp bakmadı…
O kış bir ihbar üzerine yakalandı… Karşı devrimin yayın organı birkaç günlük gazete mensubu olduğu örgütün ABD elçiliğini basacaklarını, ABD askeri depolarını bombalayacaklarını, İsrail büyükelçisine suikast düzenleyeceklerini v.b sekiz sütuna manşetten verdiler… Sorgusunda bütün bunları kendisinin planladığını bildiklerini, arkadaşlarının ikrar ettiklerini, silahların kendilerine teslimini istiyorlardı… Suikast timi kimmiş, silahları kim vermiş, kimden emir alıyorlarmış v.b,v.b. Ortalıkta ne suikast yapacak silah vardı, ne de bomba… Örgüt üyesi diye yakalananlar öğrenci hareketi içinde okullarını faşistlere karşı savunan birkaç devrimciydi…
Aylarca süren işkence faslı bitmiş, sorgu faslı başlamıştı. “Birinizi bitiriyoruz diğeriniz başlıyor, onu bitiriyoruz öbürünüz başlıyor” diyordu” sorguyu yöneten komiser… Şaşkınlık içindeydi, çaresizliğini anlatacak başkaca sözcük bulamamıştı. “Yapmadığımızı bırakmıyoruz, keçe gibi, sırım gibi direniyorsunuz. Kaç kişiniz geberdi gitti elimizde, kim dayanabilir bunca işkenceye ha, kim? Diyelim ki sizi burada öldürmedik… Burada öldürmediğimizi ne yapıyoruz biliyor musunuz, asıyoruz asıyor… Yaşasanız bile ne sanıyorsunuz, bunca işkenceden sonra normal yaşamınızı devam ettireceğinizi mi? Mesela (X) in nişanlı olduğunu biliyoruz, hapisten çıksa bile, o kız ona karılık yapar mı? Elektrik ne yapar insana biliyor musunuz? Bütün erkekliğini öldürür… Hadım eder adamı… “Hepinizi hadım edeceğim lan, hepinizi”… “Hadım bir erkeğin karısı olur mu? Kadın erkeklik ister, çocuk ister… Şimdi (X) in hiçbir erkekliği kalmadı, ne yapsın, o kız da (X) i terk edip, şöyle benim gibi bir erkek bulacak”… “Öyle değil mi lan o… çocuğu, konuşsana”… Yanında bulunan sakallı, iri yarı, kıvırcık saçlı olanı (X) in morarmış yüzüne bir yumruk daha çıkardı… Avazı çıktığı kadar bağırıyordu, “ konuşsana lan o… çocuğu, erkekliğin kaldı mı ha, kaldı mı ha…” Bütün gücünü toplamaya çalışan (X) dudağından sızan kana dilini dokundurarak mırıltıyla “ deneriz” dedi… Pencereden dışarıyı seyretmekte olan komiser ani bir dönüşle yerde yatan (X) e bir tekme daha savurdu… “ Kimde deniyorsun lan o… çocuğu ha, kimde deniyorsun, ben de mi?”… Yok dedi X, “karında deneyeceğim…”
Phoenix
01-03-2009, 01:29 AM
ÜŞÜTÜR BENİ
Ne dondurucu rüzgârlar üşütür beni,
Ne kışın karı, soğuğu
Üşümeyi dostlardan ayrı görürüm.
Bir güler yüz aydınlık bakışlar,
Tatlı sözlüklerde bulurum sıcaklığı,
Üşüdüğümde onları düşünürüm.
Aldırmam yağan kara
Acı soğuğa.
Sevgisizlikten ve yalnızlıktan üşürüm.
Duran Atak
Phoenix
01-03-2009, 01:30 AM
Ad Olduk Aydınlığa
yağmurun damlası yok havada
gümüş renkli kanatlar
arar atını bulutların
sonraya kalsa da
bakır rengi ayın
davete çağrılan insan
yaratır güzelliğini
buharı üstünde çayın
ulaşır harmanına
süren alışkanlıklar
horona duran gün
pusatı elinde yarın
asit yanığı beden
tutsak rüzgar
vurgun su
sesidir fabrikaların
parkların sağırlığı
sendeleyen yapraklar
kuş kovalar
fil ürkütür
hüzne boğulur aşkı
kanar zaman
ten küser
karışanı çok mekanda
biri kalkar bini düşer
sorgulanan çim
yakılan çiçek
susan susana şimdi
yaşamın gerçeği
ihaneti taşır içinde
donar kalır ellerimiz
biz
yalanın çekirdeği değiliz
sesimiz sarınca evreni
birlikte güleceğiz
küf rengi zorba
sabrına yenik kurşun
gözü köstebek
hızı rüzgar
görünür göğün camından
ruhlarda beslenen intihar
ayrılık telaşı gülümseme
vurulur düşer eşiğimize
bu utanç bize yeter
susma dedin susmadık
yürüdük çığlığına
taşındık gözlerine
ad olduk aydınlığa
dizildi boğazımıza dün
ateşine yandığımız gün
öğrendik heceleri
aşkın zoru
elenen kum
yorulan korku
emeğe yazılan tümce
dağıttı pusuları
doğanın hırsı mı
akrep yası mı
uçurum kaygısı yaşam
direnci ağlayan dehliz
sesini okşayan kadınlar
bakarak izlerine
doğanın insana
insanın doğaya
ettiğini anlar
herkes her şeyden haberdar
sabahı bekleyen kuşku
kabuk bağlayan yara
kendine asi kapan
siz ve biz
uzakta korna sesleri
doğarken ölürken kimsesiz
hasretin kahrına ortak
neresine teğetse evrenin
sesimiz merkezden duyulacak
küskün sayılır
akşamın hapsinde
adını devrim koyduğumuz insan
anne sıcaklığı
erken sabah
ayın ayazında
moru eski yalazın
alevi patlayacak
çığır türkünü yoldaşım
sustukça biz
bizi kim anlayacak
londra küstü
newyork sustu
kan içinde kesilen parmak
yurdum yuvam
onlara göre öksüz
hesabın yanlışı özde
azalmadık size karşı
umudu olduk yazan elin
düşünen beynin
anlayacak bunu elbet
okyanus ötesindeki adam
Bekir Koçak
Phoenix
01-03-2009, 01:32 AM
GİDİYORUM
Ayşe Şimşek
Geldiğim gibi gidiyorum. Haber vermeden. Hoşça kal demeden. Gözlerinde ayrılığın hüznünü görmeden.
Gidiyorum…
Anılarımı bıraktım sana. Bir tutam kokumu. Yanında bir tutam gülüş. Bakışlarımı bıraktım sana. Masum ve sevecen bakışlarımı. Ilık ılık duruşlarımı. Hiçbir zaman kelimelere dökemediğim, gözlerimden taşan, kavurucu hasretleri bıraktım.
Gidiyorum…
Her aklına düştüğümde kor olacak yüreğin biliyorum. Depremler olacak içinde. Yer yer çatlatacak seni.
Phoenix
01-03-2009, 01:32 AM
KARINCALAR
Her bahar karıncalar kokusundan bulur,
Boşaltırlardı içini,
Otururdu tek kişilik kötürgeye
Gözler sekerdi bazen ona doğru
Ayın sabahladığı denizde.
Beklemekten eskimiş yamalı derisini kazıdı
Yılgınlıklarını
Çamurlu ayaklarını
Koynunda sakladığını
Bez keseye doldurup ağzını bağladı
Avluyu süpürdü
Çiçekleri suladı
Yalnızlığını eşiğe bıraktı
Kadın ölümü çağırdı
Zeynep Hüma
Vakit
Yaşamak ne zor kalbi olana…
Ne zaman bir yalnızlık düşünsem,
Adımla başlar dört duvar arasında biter sonsuzluk…
Dudaklarım susar,
Gözlerim başlardı anlatmaya…
Yüreğim isterdi sevmeyi ancak
Bir yanım da alışkında yalnızlığın sevdasına
Bölüşmüşlüğü olmayan sofradaki ekmeğin davasına
Düşünmek suçtu o vakit…
Kitaplar suskundu ve sağır.
Yoktu kapanan kapıları açmaya cesareti yalnızlığımın
Ne vakit doldu ne de dolmakta…
Bir dünya ki bu
Yaşamaya başlarken sona koşmakta…
Yeliz Varlı
Phoenix
01-03-2009, 01:33 AM
Tarihin Kayıp Çocukları
Senden ürküyor dikta biliyor musun?
Arjantinli, Şilili, Perulu ve Guetamalalı çocuklar
Ürkünce senden katliamlar yapıyorlar ciğerlerine
Gözlerini gökyüzüne dikmiş bakıyor
Yüzü intihara eğilimli kız kardeşin
Uçaklardan nefret ediyor
Ve okyanuslardan
Bırakılırken sizler boşluğuna insanlığın
Soğuk ve ölüm değdiğinde teninize
Analarınız meydanlarda
Tarihin kayıp çocukları yani sizler için
Feryat ediyorlar başları dik ve onurlu.
Adına demokrasi dedikleri sözde canavarı
Sırtlayıp omuzlarına
Dişlerinin arasında kinci bir ıslıkla
Girdiler topraklarına esmer ve yoksul
Iraklı, Afganistanlı, Filistinli kardeşim
Direnişinden ve gülüşünden ürküp
Kapattılar karanlıklara
Taş duvarlar sağır dilsiz
Bedenin yalnız ve sahipsiz
Kim bilir hangi çölünden bakıyorsun
Akşam olunca hüzünle karışık öfken
Tarihin kayıp çocukları
Adınız belleğine kazılı anaların
Bizim topraklarımız
Kanla ve savaşla yıkanmış topraklarımızda
Biraz daha özgür olabilsin diye insanlık
Biraz daha aydınlık olsun diye yarınlar
Kendi uykularından
Kendi yarınlarından vazgeçmiş
çocuklardan korkup
Aldılar gece vakitlerinde sorgusuz sualsiz
Karanlık ıslak hücrelerde
Çığlıkları boğazlara tıktılar
Soğuk ve zayıf yüzlü
Sistemin sözde şahinleri
Koparıverdiler çiçekleri başlarından
Şimdilerde isimsiz mezarlarda
Yaralarını saran çocuklar bakar
Uykularımızın kenarından
Bizim kayıp çocuklarımız.
Nuray Çevirmen
vBulletin v3.8.4, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.