Orijinalini görmek için tıklayınız : Genç Sosyalist Dergisi - Haziran 2010 Sayısı
Al Sana Burjuva Ahlakı
Burjuvazinin sistemi nasıl çürümüşse ahlakı da öyle çürümüştür. Onlar ahlaksızlığın daniskasını yaparlar sonda da dönüp ahlak üzerinden yığınları kandırmak ve sömürmek için “ahlak” silahına sarılırlar. Bu kandırmaca çağlar boyu işlenmiş ve gerektiğinde de kullanılmıştır..
Burjuvazi tarih sahnesine çıktığından bu yana insanlığa kan kusturmuş, özgürlüklerini elinden almış, savaşlar çıkartarak milyonlarca insanın yaşamına neden olmuş, geniş emekçi yığınları ve halkları sömürerek insanlığın boynuna kölelik boyunduruğunu geçirmiştir. Ayrıca onlar için insan onurunun hiç mi hiç önemi yoktur. Ünlü sözde dile getirildiği gibi burjuvazi eğer para kazanacağını düşünsün kendi idam ipini bile satar sözü ne kadar da yerinde söylenmiş bir sözdür. Burjuvazi ki, açıktan açığa kadınların vücutlarını satmasına olanak hazırlayan bunu da açık gizli açıkça yürüten bir ahlak anlayışına sahiptir. Dünyanın bütün kapitalist ülkelerinin geçit verdiği kadın ticareti yoksa nasıl yapılabilirdi? Burada dile getirmek istediğimiz şey; burjuvazinin nasıl da ikiyüzlü politikaları sinsice yürüttüğüdür. Burjuva sisteminin ahlak anlayışı ile her şeyi uluorta yapanların yaşamları bugün televizyon programlarında magazin dergilerinde açıktan açığa dillendiriliyor ve toplum eğer bu duruma öykündürülüyorsa bu konuda kim ne söylerse söylesin boştur. Ayrıca burjuvazinin ileri gelenleri hiç de bu konuda sütten çıkmış ak kaşık değildir. Durum bu merkezdeyken ikili ilişkileri uluorta ortaya sererek bundan çıkar sağlamak isteyenlerde ne yazık ki yine sistemin ta kendisidir. Özel yaşamın dokunulmazlığı konusunda burnundan kıl aldırmayanlar bu konuda yasa bile çıkararak sözümona bu konuda duyarlı olduklarını dile getirenler iş karşıtlara kullanılmasına gelince yasa masa tanımamaktadırlar. Deniz Baykal’ın piyasaya sürülen kaseti de aynen bu anlayışla yığınların gündemine sokuluvermiştir. Bu tartışmaların gidişi ise daha da ilginçtir. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yeni bir fırsat geçirmiş olmanın keyfiyle bol bol ahlak söylevi çekmeye başlamıştır bile. İşin kötüsü, bu konuda mangalda kül bırakmayan R.Tayyip Erdoğan her nedense iş kendi politik gücünü oluşturan milletvekillerinden bürokratlarına kadar dönüp bir kez olsun bile bunlara bakmamaktadır. Haydi bu söylediklerimiz genel şeyler. İnsan AKP’li ileri gelenlerinin eşlerinin Emine Erdoğan’ın kapısını çalarak kocalarının kendileri üstüne imam nikahı ile kadın getirmiş olduklarını da mı duymamıştır.
Bu işler eşelendiğinde ortada sistemin savunucularının kaçı kendi anlayışları ile temiz kalır gerçekten bilinmez. Bununla birlikte bu konudan beslenenlerin yine de burjuva politikacılarının olması gerçekten de akla durgunluk veren şeylerdir. Deniz Baykal’a ve Nesrin Baytok’a karşı girişilen bu hareket gerçekte hemen herkes için öğretici olmalıdır. Bugün, Deniz Baykal, politikadan böylesi bir komplo ile gönderilmek istenmiştir. Oysa Deniz Baykal gidecekse hiç de bu şekilde gitmemeli, burjuva anlayışı çerçevesinde de olsa parti işleyişi içinde genel başkanlığı bırakmalıydı.
Bu olayı gerçekte basite almamak gerekiyor. İşin başka yönleri de olabileceğinin göz ardı edilmemesi gerekir. Burjuva partilerinin kendi aralarında sürdürdükleri iktidar savaşımı her şekil alabilir. AKP’nin iktidardan gönderilmesi öyle görünmektedir ki, Deniz Baykal’la olası değildir. Oysa; AKP, sermaye güçleri ve emperyalist dünyanın gözünde gerçekten de yeterince yıpranmış ve ipliği pazara çıkmıştır. Bu yolla AKP’nin burjuva bağlamda seçenekleri durumundaki partilerin iktidara hazırlanması söz konusu olabilir. Deniz Baykal gerektiği kadar yıprandığı için Baykal’lı CHP’nin iktidara taşınması olası olmayabilir. Bu yüzden de Baykalsız bir CHP, yığınlardan daha fazla destek görebilir ve seçenek haline gelebilir. Bu yüzden de son kaset numarasının altında böyle bir anlayış yatabilir. Ayrıca son tartışmalarda görülmüştür ki, Fethullah Gülen Cemaatİ da bu tartışmanın dışında değildir. Hem bunu kimse de saklamak gereksini duymamaktadır. Türkiye’de Fethullah Gülen’le ilgili tartışmalarda yer yerinden oynarken CHP’nin şu ya da bu şekilde bunlarla ilişki sürdürmesi de dikkate alınması gereken bir durumdur.
Sonuç olarak bu tartışmaların gerçekte geniş halk yığınlarına kazandırdığı hiç mi hiçbir şey yoktur. Toplumun dikkatlerinin sık sık başka alanlara kaydırılması ve ülkemizde sömürün, baskının ve her türlü soygunun açıktan açığa yürütülmesi böylelikle gözlerden saklanmak istenmektedir. Gerçekte bu tür olaylar kimseyi ilgilendirmemesi gerekir. Ancak bu konunun da sermaye güçleri tarafından ikiyüzlüce kullanılacağı hiç mi hiç unutulmamalıdır. Sermaye güçleri her türlü çirkefin içine boğazlarına kadar batmış olmalarına karşın namus kumkuması kesilmelerinin anlaşılmaması için bir neden yoktur. Onlar her türlü kötülükten beslenmekte ve yığınların gözlerini bu ve benzer olay ve olgularla göremez hale getirmektedirler. Dolayısı ile konunun tartışılmasını gerektiren bir şey de yoktur aslında. Eğer tartışılacaksa, on binlerce çalışanın asgari ücretle günde nasıl 10-12 saat çalıştırılarak soyulduklarıdır. Çalışanlar işsiz bırakmaktır. Emekçileri kul köle durumuna getirmektir. Gerisi gerçekten de üstünde durulması gerekmeyen faso fisodan ibarettir.
GENÇ İŞÇİLER DİSK’E
İşçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin önüne 12 Eylül 1980 faşizminden sonra yığınla engel konulmuştur. Salt engel konulmakla da kalınmamış işçi sınıfının sınıf ve kitle sendikası DİSK de kapatılarak gerici ve sarı sendikalara yol verilmiştir. Daha sonra yeniden örgütlenme hakkını kazanan DİSK, ister istemez araya giren yıllar yüzünden üyelerini yitirdi. Eski üyelerinin önemli bir bölümü ya emekli oldu ya da iş alanları değişti. Kalanlarla başlanılan örgütlenme ise ister istemez büyük zorluklar yarattı. DİSK’e yeni kuşak işçiler gerekliydi. Onların örgütlenmesi ise sanıldığı kadar kolay değildi.
İnsanlık, dünden bugüne hep iyiye ve güzele doğru yüzünü çevirmiş, daha mutlu bir yaşamın sürekli olarak arayışı
12 Eylül 1980 faşizmi ile birlikte Türkiye işçi sınıfının sınıf ve kitle sendikası olan DİSK, ağır saldırılara uğradı. Yöneticilerinin bir kısmı tutuklanırken bir kısmı da yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Yöneticilerinin önemli bir bölümü ise cezaevlerine konuldu. Daha sonra ise DİSK hepten kapatılarak mal varlıklarına el konuldu. Örgütlü varlığı ise dağıtıldı. Bu nedenle; DİSK üyesi işçiler ister istemez diğer sarı sendikalara gittiler. Uzun yıllar DİSK’e üye ileri işçilere yönelik baskı ve yıldırma girişimleri sürdürüldü. İleri işçi önderleri ya tutuklandı ya da işlerinden güçlerinden edilerek etkisiz hale getirildiler. Arka arkaya sendikal yasalarda da değişikliklere gidilerek işçi sendikalarının işlevi tam anlamıyla ortadan kaldırıldı. Bir anlamda işçilerin eli kolu bağlandı. Deyim yerindeyse; patronların söylediği oldu. Patronlara göre bugüne kadar işçiler gülmüşlerdi, bundan sonra da gülmek onların haklarıydı. Yani işçilerin 12 Eylül faşizmine kadar kazandığı ne kadar hakları varsı ellerinden alındı. Bulundukları mevziden sökülüp atıldılar. İşçi sınıfının siyasal örgütleri de DİSK’le aynı sonu yaşadı, yani kapatıldılar. Bir anlamda askeri faşist diktatörlük ortalığı temizlemiş ve burjuvaziye dikensiz gül bahçesi sunmuştu. Dolayısıyla işçiler uzun yıllar haklarını arayamaz olmuşlar, işçilerin üstünde sömürü ve baskı ise kat kat katlanmıştı. Durum işçilerin başlattığı ‘BAHAR EYLEMLERİNE’ kadar sürdü. Bu andan başlayarak işçiler bir kez daha kedilerine biçilen gömleği giymek istemediler.
Durum DİSK yeniden örgütlenme hakkını elde edinceye sonrasında da sürdü. Sermayenin saldırılarının önü kesilmedi. Sermaye çeşitli bahanelerle işçilerin üzerine daha da gelir oldu ve işçileri her türlü baskı ve yıldırma yöntemiyle boyun eğmeye zorladı. Doğaldır ki, geniş çapta özelleştirmeler de bu andan başlayarak hız kazandı. İşçiler bir yandan işlerinden olurken bir yandan da daha az bir ücretle çalışmaya zorlandılar. Bir anlamda işçiler özelleştirme kıskacına alınarak yazgılarına teslim olmaları için polis zoruyla karşı karşıya bırakıldı.
Kapitalizmin son dünya bunalımı ile birlikte bu kez işçiler üzerinde baskılar daha da yoğunlaşırken, sömürünün oranı da daha da arttırıldı. Binlerce işçi fabrikanın ve işyerlerinin kapısına konuldu. İşçiler en az ücretle ve hatta sigortasız güvencesiz çalışmaya zorlandılar. AKP ve başı Recep Tayyip Erdoğan kendilerine dışarıdan dayatılan istekleri zorla işçilere kabul ettirmek istediler. Bugüne kadar bu doğrultuda yapılanları bir tek TEKEL işçileri karşılamak istedi ve Ankara’da 78 gün çadırlar kurarak direndiler. Diğer çalışanlarda aynı duyarlılık söz konusu olmadı. Sarı sendikalar ise işçileri satmanın yollarını aradılarsa da başarılı olamadılar ama işçilere de sahip çıkmadılar. İşte bu nedenle genç işçi arkadaşlarımız bir an önce DİSK’e bağlı sendikalarda yerlerini almalılar ve sarı sendikacılığın belini kırmak için zaman yitirmeksizin eyleme geçmelidirler. Yaşasın DİSK, Yaşasın Sosyalizm!
ÖĞRENCİ GENÇLİK
Öğrenci gençlik sayısız sorunlarla boğuşmaktadır. Bu sorunlardan birisi ve belki de en önemlisi ise liseyi bitirdikten sonra bir yüksek okula veya üniversiteye öğrencilerin girememeleridir. İşte son üniversite sınavları yine bu can sıkıcı ortamda yapıldı ve sayısı hiç de az olmayan öğrenci sınırın altında kalarak elendi. Asıl elenme ise Haziran ayı içinde yapılacak olan sınavda yaşanacak ve öğrencilerin büyük bir bölümü üniversiteye giremeyerek hayallerinden olacaklar. Bir yanda öğrenciler hayallerinden olurken diğer yanda da anne ve babaların çocuklarının bir üniversiteyi kazanmaları için harcadıkları para da boşa gitmiş olacak. Bu durum da gösteriyor ki, ülkemizde çarpık bir eğitim sistemi söz konusudur, bu yüzden de dershaneler bu çarpık sistemin üzerinde yükselerek kendilerine bir alan açmışlardır. Öğrencilerin lise bilgileriyle üniversite sınavlarında dökülmeleri ister istemez sözü edilen öğrenimin tartışılmasına neden olmuş, konu açıkça bilinmiş olmasına karşın gelmiş geçmiş bütün hükümetler konunun üstüne gidememekte çevresinden dolanarak özel dershaneler bilinçli olarak eğitimin bir parçası haline getirilmektedir. Doğal olarak konunun eğitimin özelleştirilmesi ile de doğrudan ilişkisi vardır. Ve zaten eğitim baştan sona iktidar partilerince sorunlu hale getirilmiştir. Bugün öğretmenler kadrolu olarak atanmamakta, sözleşmeli öğretmen çalıştırılması yolunda her şey yapılmaktadır. Öğretmen olanlar yıllarca öğretmen olarak kadrolu ya da sözleşmeli işe başlatılmamakta öğrencilerin öğretmen olmak için gösterdikleri onca özveri bir kalemde silinip atılmaktadır. Gerçekten de bir ülkenin eğitim görmüş gençlerinin bu şekilde harcanıyor olmasının anlaşılacak bir yanı gerçekten de yoktur.
Bugün öğrenciler ikili bir kıskaçla boğazlarından yakalanmıştır. Birincisi üniversite sınavlarını kazanarak üniversiteye girmeleridir, ikincisi ise üniversite bitirdikten sonra mesleklerine atanıp atanmayacaklarıdır. Özellikle de ikinci evrede gençleri bekleyen bir yığın engel söz konusudur. Gençlerin üniversiteyi bitirmeleri yetmiyormuş gibi bu kez de KPSS’yi kazanmaları işe girmeleri için koşul olarak konulmuştur. Ancak bu da işe girmek için yeterli değildir. İktidar yeterli puanı tutturanları işe almak için bu kez de yandaş olup olmadığına bakmakta, dolayısı ile yandaş olmayanlara iş kapısı kapatılarak gençlerin işe girmesi engellenmektedir. Bu çıkmaz politika yüzünden gençlerimiz bugün işsiz güçsüz sokakta dolaşmakta, anne-baba eline bakmaya devam etmektedir. Öğrenci gençliğin bu dile getirdiğimiz sorunları yüzünden derdi gerçekten de büyüktür. Bu nedenle öğrenciler daha demokratik hak ve özgürlükleri için savaşıma daha lise yıllarında başlamak zorundadırlar. Üniversite yıllarında ise kuşkusuz onları çok daha fazla hakları için savaşım ortamı beklemektedir. Genç sosyalistler olarak üzerinde döne döne durduğumuz noktalar bunlardır. Bu yüzden biz Genç Sosyalistler gençlerin hakları için örgütlü bir savaşım sürdürmelerinin gerektiğine vurgu yapıyoruz. Biz Sosyalist Gençlik Birliği (SGB) olarak gençliğin bu yönde eğitilmesi ve örgütlenmesi için çaba harcıyoruz. İstiyoruz ki, egemen güçler karşılarında ellerine vurulup ekmeği elinden alınan gençler bulmasınlar. Aksine her koşulda haklarını arayan ve örgütlü bir gençlikle karşı karşıya kalsınlar ve öğrenci gençliğin haklarını kafalarına estiği gibi gasp etmesinler.
Öğrenci gençlik kendi yaşadıkları zorluklardan yola çıkarak, karşılaştıkları güçlüklerin altında yatan nedenleri görmek zorundadırlar. Eğer gerçek nedenleri göremez ve o nedenlerle; yerinde ve zamanında savaşmazlarsa gençlere kimsenin de haklarını vereceği beklenmemelidir. Zaten sermaye iktidarlarının var oluş nedeni; sermayenin sömürüsünün katmerli bir şekilde sürmesinin sağlanması olduğuna göre; sermaye iktidarları gençliğin sorunlarını çözmeyecek. Aksine öğrencileri yazgılarını kabul edip oturan kimseler olarak karşısında görmek istemektedir. Bizler bu oyunu bozmalı, eğitim sisteminin kökten değiştirilmesi için çok büyük ve kitlesel bir savaşım vermeliyiz. Savaşımımız öğrencilerin yığınsal çabaları ile sonuç alıcı olmalı, kazanımlarımızı yeni yeni kazanımlarla taçlandırarak hak ettiğimiz haklarımızı söke söke almalıyız. Kapitalizmin gençliğe verecek bir şeyi yoktur. Kapitalizmin aksine sosyalizm gençliğin de içinde bulunduğu geniş toplum kesimlerinin tek kurtuluş seçeneğidir.
GENÇLİK İŞÇİLERİN YANINDADIR
TEKEL işçileri Ankara’da 78 gün çadırlarda AKP’nin özelleştirme, işsiz bırakma ve yok pahasına 4/c sınırları içinde çalıştırmak istemesine karşı başarılı bir savaşım yürütmüştür. İşçilerin bu kararlı duruşu AKP’yi çileden çıkarmış, gerektiğinde işçilerin üzerine polisler salarak onları yıldırmaya çalışmıştır. Hiç kuşkusuz iş bununla da kalmamış, polis; cop, basınçlı su ve biber gazı kullanarak işçilere boyun eğdirmek istediyse de başarısız olmuştur. İşçilerin bugüne kadar benzer eylemi hemen hemen yok gibidir. Bu nedenle de AKP ve onun başı Recep Tayyip Erdoğan konuyu her fırsatta dile getirerek işçileri sürekli olarak tehdit etmiştir. Recep Tayyip Erdoğan’ın tehditleri oldukça çeşitli olmuş, kimi zaman baskı ve şiddet, kimi zaman da işçileri devlet kasasını soyan kimseler olarak gösteren sözleri dilinden düşmemiştir. Doğal olarak Recep Tayyip Erdoğan böylesi yöntemi çıkış yolu olarak görünce; bakanları da ondan aşağı kalmamış, onlar da her fırsatta benzer düşünceler ileri sürerek işçileri yıldırmaya çalışmışlardır. Ne var ki, işçiler kuru gürültüye pabuç bırakmamışlar haklı savaşımlarını sonuç alıncaya kadar sürdürmek istemişlerdir. İşçilerin 78 gün sonra eylemlerini bırakmaları üzerinde Danıştay’ın süre uzatma kararı etkili olmuş ve işçiler 1 Nisan 2010 tarihinde yeniden Ankara’ya gelmek üzere ayrılıp memleketlerine gitmişlerdir. 1 Nisan günü işçilerin yığınsallığı ilk Ankara’ya gelişleri kadar yığınsal olmasa da gelinlerin kararlılığı işçilerin hakları için savaşımı sürdüreceklerine bir temel teşkil etmiştir.
İşte o gün, Ankara’da olağanüstü bir görüntü göze çarpmış, Ankara’daki tüm polisler görev başı yaptırılmış, çevre illerden de takviyeler alınarak sokaklarda tam bir polis terörü havası estirilmiştir. Nitekim ikinci gün gelen baskı ve saldırılar bu görüntüyü boşa çıkarmamış, dolayısıyla işçiler yeniden Ankara’yı terk etmişlerdir. Ancak gelinen noktada çözüm yolunda da bir ilerleme olmamış, işçiler dişe dokunur bir kazanım elde etmeksizin memleketlerine dönmüşlerdir. Durum bu merkezde iken sendikaların ve kamu emekçileri sendikalarının ortak kararı ile 26 Mayıs 2010 günü TEKEL işçilerini desteklemek için iş bırakma eylemi kararı alınmıştır. Bu karar alındığı sırada sürenin uzunluğu eleştirilmişse de sonuçta 26 Mayıs da gelip çatmıştır. Şimdi sendikaları bekleyen iş bırakma eyleminin başarılı olup olmayacağı konuşulurken TÜRK-İŞ ve öteki sendikalar iş bırakma eylemini desteklemeyeceklerini gösteren açıklamalar yapmaya başlamışlardır. Bu durum ister istemez işçilerin desteklenmesi doğrultusunda etkili bir eylemin yaşama geçirilemeyeceğinin de ipuçlarını vermiştir.
Bir diğer konu ise sol ve sosyalist çevrelerin temelden yoksun, boş slogandan ibaret tespitleridir. Bu çevreler her zaman büyük söz söylemeyi devrimci sandıkları için altından kalkamayacakları sloganlarla kendilerini tatmin etmeye yönelik tutumlar sergilemektedirler. Bunlara göre “Genel Grev” yapılmalıdır. Oysa var olan duruma bakıldığında genel grevin olmasının olanağı yoktur. Hoş bırakalım genel grevi, kısmi bir iş bırakma eylemi bile yeterince gerçekleşmiş olmayacaktır. Bugüne kadar bırakalım bir genel grev yönetmeyi, orta ölçekli bir işyerinde bir grev bile yönetmemiş olanlar kolaylıkla genel grevden söz etmekten çekinmemektedirler. Nesnel bir değerlendirim yaptığımızda görürüz ki, ülkemizde var olan sendikaların durumu bir genel greve asla uygun değildir. Durum bu merkezde iken uç sözlerle boş devrim nutukları çekenlerin de siyaseten yaptıkları şey kendilerini tatmin etmenin ötesine geçmemektedir. Öyleyse genç sosyalist olarak bizler hiç kuşkusuz işçilerin yanında yer alacak, onların başarılı olmaları için üstün bir çaba harcayacağız. Ancak Sosyalist Gençlik Birliği (SGB) diğer sol yapıların aksine var olan durumu en iyi şekilde değerlendirmek ve bir tutum almak zorundadır. Sonuç olarak gençlik, işçilerin her koşulda yanındadır ve öyle de olacaktır.
Türkiye Tarihinden
"1965-71 Türkiye'de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç"
Ülkemizde gençlik hareketleri çok tartışılmış ve özellikle de DEV-GENÇ üzerinde sayısız düşünceler ileri sürülerek bu konu ile ilgili gerçeklerin tam anlamıyla anlaşılması büyük ölçüde zorlaşmıştır. Hiç kuşku yok ki, DEV-GENÇ Türkiye’deki gençlik hareketleri içinde önemli bir yere sahiptir, bir o kadar da kitleselleşmiştir. Ancak bu durum bizim konu üzerinde doğru analizler yapmamızı engellememeli her şeyi yerli yerine oturtmalıyız.
Bilindiği gibi Sosyalist Fikir Kulüpleri olarak doğan gençlik hareketleri kendisini Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) olarak ifade etti. FKF büyük ölçüde Türkiye İşçi Partisinin yörüngesinde bir politika sürdürmüş bu döneminde oldukça da TİP’in gençlik içinde yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur. 1960’lı yılların sonuna doğru dünyada ve ülkemizde gelişen sol içi tartışmaların boyutlanması nedeniyle gençliğin kendi akış yatağından çıkmasını getirmiş, doğal olarak da bu durum yeni yeni anlayışların gençlik içinde dal budak salmasını getirmiştir.
FKF’nin, TİP’li olduğunu söyleyerek genel başkanı olan Doğu Perinçek’in başkanlığı kısa sürmüş, daha sonra yapı DEV-GENÇ’e dönüştürülerek başına da Atilla Sarp getirilmiştir. Atilla Sarp döneminde DEV-GENÇ gençlik içinde daha da yığınsallaşmış, gençlik içinde tartışmaların boyutlanması üzerine Atilla Sarp’ın yerine o güne kadar gençlik önderleri içinde adı pek duyulmamış olan Ertuğrul Kürkçü getirilmiştir. DEV-GENÇ her dönem bir bütünlük göstermemiş kendi içinde çeşitli anlayışlara sahip olan gruplar dönem dönem DEV-GENÇ içinde öne çıkmışlardır. Özellikle de DEV-GENÇ’in başkanlığına Ertuğrul Kürkçü’nün gelmesiyle DEV-GENÇ Türkiye Halk Kurtuluş Partsi- Cephesi çizgisine girdiği söylenebilir. Bununla birlikte yine de bütünlüklü olduğu söylenemez.
DEV-GENÇ her ne kadar kimi eski tüfek olarak anılan ve TİP’le de ilişkisi olmayan kimseler tarafından etkilenmiş, hatta daha sonra değişik gruplara ayrılmasında da rol oynanmış olmasına karşın hemen hiçbir grup da bu eski tüfekleri sahiplenmemiş, kendi yollarında yürümüşlerdir. O dönemin gençlik önderlerinin çoğu Mihri Belli’nin kapısını çalmış, oradan ayrılırken de birer örgüte dönüşüp çıkmışlardır. Bu gruplardan bazılarını anımsarsak; THKP/C, THKO, TİİKP gibi yapılardan söz edebiliriz. Bu yapıların hemen hepsi ayrı ayrı yollardan yürümüşler, daha sonra da bu yapılar kendi öğretisel ve örgütsel çizgilerini oluşturarak çıkış noktasından olabildiğince uzaklaşmışlardır.
FKF’nin DEV-GENÇ’e dönüşmesi sonrasında TİP de Sosyalist Gençlik Örgütü’nü kurmuş neki istenilen gelişmeyi bir türlü gösterememiştir. Bu yüzden de TİP gençlik kadrolarını büyük ölçüde DEV-GENÇ’e kaptırmıştır. Bunun sonucu olarak da bütün üniversitelerde etkisizleşmiş, gençliği yitirdiği içinde büyük ölçüde eylemliliğini yitirmiştir.
Doğal olarak o günü bugüne taşımak isteyen yapılar şu anda vardır. Ancak bunların hiçbirinin geçmişle bağının kaldığı söylenemez. Çünkü bunlar artık sözü geçen DEV-GENÇ önderlerinin adını anmaktan öteye bir özellik taşımamaktadırlar.
Kuşkusuz DEV-GENÇ, onca eksikliğine ve öğretisel gelişkinlikten yoksun olmasına karşın çok büyük gençlik eylemleri gerçekleştirmiş, haklı olarak da bu eylemleri gerçekleştiren örgüt olarak da kendisinden uzun yıllar söz ettirmiştir. Bugün bile DEV-GENÇ’in popülaritesinden yararlanarak kendilerine yer açmak için uğraşan yapılar vardır. Ancak bu yapılar ne söylerlerse söylesinler geçmiş DEV-GENÇ’in gerçekten de kötü bir kopyası olmaktan ileri gitmelerinin olanağı yoktur. Çünkü her dönemin kendine özgü koşulları vardır ve DEV-GENÇ o koşullara kendisini büyük ölçüde uyarlamıştır. Bununla birlikte olumsuz etkilenimlerin etkisinden de tam anlamıyla kurtulduğu söylenemez.
6. FİLO ASKERLERİNİN DENİZE DÖKÜLMESİ
Her nedense bazıları gerçekleri yıllar sonra gerçeklerin ayırdına varıyor. Daha düne kadar ABD’nin yörüngesinden çıkmayanlar ABD emperyalizminin düşman olduğunu görüverdi. Tüm tarihi boyunca Amerikan çıkarlarına hizmet eden bu kesimin, böyle keskin bir dönüş yapması ve ABD karşıtlığına soyunmaları ilginç oldu. Doğal olarak toplumda Amerikan emperyalizmine karşı karşıtlığın artması ister istemez bu kesimleri de bu politikadan yararlanmaya itmiştir. Artık 15 Temmuz yaklaşmakta ve 6. filonun denize döküldüğü tarihin yıldönümü yaklaşmaktadır. Bu yüzden ABD karşıtlığından beslenmek isteyenler bir kez daha böylesi bir kurnazlığa başvurmuşlardır. 1960’lı yıllar bilindiği gibi emperyalizm karşıtlığının en üst noktalara çıktığı yıllardı. Aynı dönemde emperyalizm karşıtlığı nasıl yükselmişse Amerikan uşaklığı da o dönemde işbirlikçiler ve gericiler arasında öylesine yaygınlaşmıştı. Bağımsız Türkiye isteği ile alanlara çıkanlar kuşku yok ki, emperyalist dünyanın ve işbirlikçilerinin hıncını üzerlerine çekmişler ve o oranda da saldırılarla karşılaşmışlardır.
Daha 1946 yılındaki Missouri Zırhlısı unutulmamıştır. Atatürk’ün ölümünün ardından iktidara gelenler, Batılı ülkelere tam bağımsızlığımızı zedeleyecek ödünler vermeye başlamıştır. Baştakiler ABD’yi ülkemize davet etmiş, Missouri Zırhlısı’nın gelişinin onuruna İstanbul’da yapılan ilk iş, genelevlerin hummalı bir çalışma ile yeniden boyanması olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda bir Müslüman kadının peçesini zorla yırttığı için Fransızlara kan kusturan Sütçü İmam’dan sonra, kendi eliyle Türk kadınını yabancılara sunmaya çalışan bir iktidar vardır artık. Yüzyıllardır kadını el üstünde tutan bir anlayıştan, kendi yurttaşını Batılılara pazarlayan bir zihniyet… Ve bu anlayış zamanla Demokrat Parti sistemini doğurur. Ve sonra diğer sağ partileri. Bu öyle bir anlayıştır ki milliyetçilik adı altında Türk bayrakları bir kenara atılır, Amerikan bayraklarına sarılıp poz verilir.
Onursuzluk ancak 1960 yılına kadar sürer. Devrimci gençlik göz göre göre yurdunun ve insanının yabancılara peşkeş çekilmesine dayanamaz. Kişisel çıkarları için ülkeyi pazarlayan gericilere karşı amansız bir savaşım yürütülür. Devrimci Gençlik. İşbirlikçilere karşı gelirken güvendikleri tek bir şey vardır: ülkenin “Tam bağımsızlığına, emperyalizm karşıtı görüşlere ve özgürlüğe inanmak. Bu nedenle de gençlerin haykırışı tüm ülkede yankı bulur.
İkktidarı ele geçiren sağcı güçler ABD’yi çağırmakta gecikmez. ABD’nin ünlü 6. Filo’su ülkemize çağrılır. Aslında yabancı değildir bu filo. Kıbrıs’taki karışıklıktan sonra ABD’nin gerçek yüzü ülkemiz gençlerince daha net olarak görülür. Bu hizmetinin (!) karşılığı olarak ülkemize zamanın sağcı hükümeti tarafından davet edilmiştir. 15 Temmuz 1968 tarihinde 6. Filo’ya bağlı bir uçak gemisi, beş destroyer Dolmabahçe’ye demirler. ABD askerleri 1946 yılını anımsadıklarından hemen karaya çıkmak istemektedirler. Fakat beklemedikleri bir şey gerçekleşecek karaya çıkar çıkmaz çıktıklarına pişman olacaklardır.
İlk önce öğleye doğru ellerinde Türk bayrakları olan gençler gelir Dolmabahçe’ye. Ve bu bayrakları ülkenin tam bağımsız olmadığını vurgulamak için yarıya kadar göndere çekilir. Fakat bu yalnızca başlangıçtır.
Bir pavyonda 150 kuruş için hesaba itiraz eden üç Amerikan eri dışarı çıktıklarında üzerlerine boya ve katran atılır. Bu tüm İstanbul’da böyledir. Amerikalıların üzerine boya atılmakta, bindikleri taşıtların camları kırılmaktadır. Amerikalılar hemen savcılığa şikâyette bulunur. Filo’yu protesto etmek ve Amerikalıları İstanbul’dan kovmak ereğiyle gösteri yapan devrimci gençler savcıya gereken yanıtı aslında çoktan vermişlerdir: Emperyalistlerin bu denli küstahlığı karşısında yığınlar eyleme geçmiş ve Amerikalılara anladıkları dilden yanıt vermişlerdir. Adliyeye getirilen gençler; marşlarla bu duruma karşı çıkmışlar ve adliyeyi çın çın çınlatmışlardır.
17 Temmuz akşamı da Teknik Üniversite öğrencileri, Gümüşsuyu’nda Amerikan askerlerinin yatmakta olduğu oteli basarlar. İstedikleri tek bir şey vardır devrimci gençlerin: amerikan emperyalistlerinin bir an önce bu topraklardan defolup gitmeleridir.
Devrimci gençlerin protesto yürüyüşleri tüm İstanbul’u sarmıştır. “Amerikalı it, evine git”, “Bağımsız Türkiye” sesleri kulaklarında yankılanmaktadır. Artık Amerikan askerlerini İstanbul sokaklarından Türk polisi toplamak zorunda kalmıştır. Polis o akşam verilen emre uyarak üniversite yurdunu basar ve içeride yakaladıkları gençleri kıyasıya döver. Dövülen öğrencilerden biri de Vedat Demircioğlu’dur. Dolayısıyla Demircioğlu Amerikan karşıtlığını yaşamıyla öder. Aldığı darbeler yüzünden fazla yaşayamaz
Fakat Amerikalıların beklediği komprador yardım gelmekte gecikmez. Konya’da emperyalizmi kınamak, Amerikan askerlerinin Türk kadınlarına yaptığı sarkıntılığı protesto etmek için düzenlenen mitinge karşı olan bir topluluk, başında yeşil sarıklar olduğu halde yürüyüşe geçer. Fırsattan istifade etmeye çalışan bu gerici çevreler “Kahrolsun Komünizm” diye bağırarak Orduevi’ne bile saldırır. İstanbul’da da 6. Filo’ya destek vermek amacıyla çalışmalar hızlanmıştır. Milli Türk Talebe Birliği 6. Filo’yu desteklemek ve Amerikan askerlerini Türk topraklarından çıkarmak için harekete geçen devrimci gençlere karşı kullanmak için genel merkezlerini silah deposu haline getirirler. Genel merkezin arka kapısına yaklaşan kamyondan 3000’den fazla demir sopa indirilir. Aynı zamanda komando kamplarında eğitilen sağcılar, devrimci gençlerin üzerine saldırmak için hazırlanmıştır. Devrimci gençler Türk kadınına sarkıntılık yapan Amerikalılara saldırırken, MTTB binasından “Kahrolsun Komünizm” sloganları yükselmektedir yalnızca.
Şubat 1969’da aynı oyunlar tekrarlanır. Fakat bu sefer Amerikan muhiplerin sayısı oldukça artmıştır. Kesin kararlıdırlar. Amerikan askerlerinin geneleve ulaşmasını engelleyen ve para kazanmalarını önleyen Türklerden öç alınacaktır. Şimdi Müslümanlık üzerine yazılar yazan Mehmet Şevket Evgi günler öncesinden hazırlıklarını yapmıştır: “Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekun savaş kaçınılmaz hale gelmiştir... Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim... Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak! Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz... Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.” Ama yine de dikkatlidir. Ne de olsa Sütçü İmam’ın torunları ile eşit şartlarda karşı karşıya gelme olasılığı vardır.
Beyazıt’tan başlayıp Taksim’de sona erecek olan anti-emperyalist, bağımsız Türkiye miting için işçiler, öğrenciler toplanmaya başlarken, aynı saatlerde Beyazıt Camii ve Dolmabahçe Camii doluyordu. ABD parasıyla kurulan gazete, yaptığı yayınlar ile borcunu fazlasıyla öder. Toplananlar Kâbe niyetine 6. Filo’ya yönelip namaz kılmaya başlarlar. Artık ne için niyet ettiklerini kendileri iyi bilir. Yıllar sonra aynı 6. Filo Irak’taki Müslüman kardeşlerimize ölüm yağdırır. İnsan sormadan edemiyor. Acaba Irak’ta binlerce Müslüman öldürülürken, 6. Filo’yu taşlayan devrimci öğrencilere karşı halkı kışkırtan Mehmet Şevket Evgi ne düşündü? Gençleri tekrar 6. Filo’ya karşı namaz kılmaya çağırmayı düşündü mü? Ya da o, sözüm ona milliyetçi gençler. ABD askerleri Taksim’de cirit atarken hiç mi yüreğiniz sızlamadı?
Ama aklın yolu birdir. 51-52 yıl sonra bile olsa Amerika’nın düşman olduğunu anladınız. Bizler emperyalizme karşı ülkemizin bağımsızlığını korumak için savaşım verirken sizler onların uşakları gibi davrandınız. Bunun öyle kolay kolay unutulacağını sanıyorsanız aldanıyorsunuz.
Şurası bir gerçek ki, dün savunduklarımız bugünde doğrudur. Asıl olan bunu biz devrimci gençlerin anlaması değildir. Geniş halk yığınlarının da anlaması ve dünün coşkusu ile emperyalizme gereken dersi vermeli ve kapitalist sistemin sonunu hazırlamak için gençliğin sosyalist örgütlenmesini yığınsal bir güce ulaştırarak örgütlenilmelidir.
Bugünde sosyalistler aynı kararlılıkla emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşım yürütmekte olup bu savaşım erinde gecinde ödenen bedellerin karşılığı olarak savaş kazanılacaktır. İşbirlikçi yönetim erkinin onca zorlamasının da sonucu değiştirmeyeceği bir gerçekliktir. İşbirlikçi AKP yönetimi de tıpkı kendinden öncekiler gibi davranarak emperyalistlerin politikalarına zemin hazırlamakta ve devrimcilere düşmanlık beslemektedir. Ama korkunun ecele faydası kesinlikle yoktur
GENÇLER, GENÇ SOSYALİSTLER
15-16 Haziran şanlı işçi direnişinin üzerinden tam 40 yıl geçti. 40 yıl sonra bile işçiler, emekçiler tüm devrimciler o günün anısı ile coşkulanıp o günün coşkusunu yaşıyorlar. O günden günümüze genç işçiler için yeterince bilgi aktarımı olmamış olsa bile bu durum 15-16 Haziran 1970 direnişinin önemini yine de ortadan kaldıramaz. O tarihte hakları elinden alınan işçiler çalıştıkları fabrikaları boşaltarak yollara düştüler ve haklılıklarını kanıtlamak ve o günün hükümeti Adalet Partisi’nin aldığı kararları geçersiz kılmak için büyük bir gösteri gerçekleştirdiler. Bu gösteriler polis tedbirleriyle engellenemeyince bu kez göreve askerler çağrıldı ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildi. Bununla birlikte işçilerin gösterileri ancak ikinci gün durdurulabildi. Tabi bunda sendikalarını hazırlıksızlığını da hesaba katmak gerekir. Yine de 15-16 Haziran direnişi sonuçsuz kalmış bile olsa ilericiler, devrimciler ve sosyalistler açısından oldukça öğretici olmuştur. O günlerde işçi sınıfından kopuk gençlik hareketleri ve kimi kesimlerin işçi sınıfının nicel ve nitel yokluğu ile ilgili olarak tartışmalarına da nokta konulduğu gündür.
Bugün Türkiye işçi sınıfı egemen güçlerce bir kez daha kuşatılmış ve kazandıkları her türlü hak ve özgürlükleri ellerinden alınmıştır. Bu yüzden işçilerin sendikal ve politik anlamda örgütlükleri oldukça zayıftır. 13 küsur milyon çalışanın yanında sendikalı işçi sayısı komik rakamlarla ifade edilebilir. TÜRK-İŞ başta olmak üzere AKP’nin güdümündeki HAK-İŞ sarı sendika olarak işçileri her fırsatta patronlara satmakta, işçileri en zor koşullarda kendileriyle baş başa bırakmaktadır. Son TEKEL işçilerinin direnişi bu gerçeği apaçık göstermiştir. AKP’nin saldırıları karşısında işçiler TÜRK-İŞ ve Hak-İŞ tarafından kendi hallerine bırakılmıştır. Bu yüzden Ankara’da 78 gün sürdürülen direnişin belki de bu yüzden anlamlı olan etkisi gerektiği kadar egemen güçler üzerinde duyumsatılamamaktadır. Artık bu zincir kırılmalı, işçi sınıfımızın 15-16 Haziran direnişinde gösterdiği kararlılık bir kez daha gösterilerek işçiler üzerlerindeki ölü toprağını silkelemelidirler. Bu yüzden 26 Mayıs tarihinden başlayarak işçi ve emekçiler tarihe bir kez daha not düşebilirler. Burada genç işçilere ve Genç Sosyalistlere hiç kuşkusuz önemli görevler düşmektedir. Biz genç sosyalistler bu görevin bilincinde olan gençler olarak önümüzde nice 15-16 Haziranlar yaratmak zorundayız. Ancak böyle bir savaşımla; bize dünyayı dar eden AKP iktidarından ve kapitalist sistemden gereken hesabı sorabiliriz. Ülkemizde bunca sömürünün ve yoksulluğun sorumluları yarattıkları ortama karşın yine de ellerini kollarını sallaya salaya kolaylıkla iktidara gelmemelidirler. Bizler, hemen her konuda bize yaşamı dar eden sermaye güçlerine karşı hazırlıklı olmalı ve onlardan ve ortaklık ettikleri emperyalistlerden hesap sormalı, Bağımsızlık - Demokrasi - Sosyalizm için ayağa kalkmalı ve ülkeyi de ayağa kaldırmalıyız…
vBulletin v3.8.4, Copyright ©2000-2010, Jelsoft Enterprises Ltd.